HAZRETİ İsa’dan 450; Hazreti Muhammet’ten de 1000’i aşkın yıl önce yaşamış olan Sokrates’in aklını taktırdığı bir söz vardı:“Gnothl Seauton”, “Kendini bil, kendi kendini tanı.”
O dönemlerde Delfi’deki Apollon tapınağının ön yüzüne, koskocaman harflerle kazılarak yazılmış olan bir sözmüş bu…
Sokrates kendi felsefesine ışık yapmış bu deyimi; “Gnothl Seauton”, “Kendini bil, kendi kendini tanı”…
Kişi kendini sandığı kadar bir türlü bilemez; ya yaşadığı toplumu, ya hele onun tarihini, bilse bilse acaba ne kadar bilebilir?
Bu bir okuyup öğrenmek ve sandığa çamaşır yerleştirir gibi öğrendiklerini kafaya yerleştirdikten sonra, başkalarına da anlatmaya çalışmak sorunu değildir.
Bu, toplum ve onun tarihiyle birlikte sürekli soluk alıp verme sorunudur. Beyinsel dinamolar ancak böylesi taze oksijenlerle güçlenip giden canlı soluklanmalar sayesinde donmuşlukla kalıplaşmaya karşı çıkabilirler.
ŞİMDİ yavaş yavaş esas konumuza gelelim.
Osmanlı tarihinde ilk siyasal cinayet neden ve nasıl işlendi?
Osmanlı tarihinde ilk siyasal cinayet neden ve nasıl işlendi?
Söylenti odur ki Floransa’da Dante’nin doğup çocukluğunu yaşadığı 1270’Ii yıllarda, bizim de Söğüt ve Domaniç yörelerimizde Oğuz Türklerinden geldiği söylenen dört yüz çadırlık, yani yaklaşık üç bin nüfuslu bir aşiret yaşıyordu.
Bu aşiret Kayı aşiretiydi. Başındaki Bey de Ertuğrul Bey’di.Ertuğrul Bey doksan üç yaşında öldü. Tarih 1281, yahut 1288. Ertuğrul Bey ölünce aşiretin içinde iktidar kavgası başladı.
Ertuğrul Bey’in oğlu Osman Bey ile Ertuğrul Bey’in kardeşi Dündar Bey birbirlerine girdiler.
Bu olaydan 225 yıl kadar sonra, Fatih’le II. Beyazıt ve oğlu Yavuz Selim zamanında yaşamış olan Neşri, Osmanlı Devleti’nin kuruluşunu, – hiçbir kaynak göstermeden -anlattığı ünlü yapıtı “Cihannüma” da, Osman Bey’le amcası Dündar Bey’in iktidar kavgalarını şöyle özetliyor:
“…Ertuğrul Bey doksan üç yaşında ahrete intikal edip Söğüt’te defnettiler; göçer evler (aşiretler) bazı Osman’ı ve bazı Ertuğrul karındaşı Osman’ın annesi Dündar’ı, ‘Bey’ kılmak istediler. Amma kendü kabilesi Osman’a vecih görüp, el altından haber gönderip söyleştiler. Dündar dahi halk ortasına gelecek, halkın Osman’a meyi ve İtikadın görecek ‘beylik’ten vazgeçip, ol dahi Osman Gazi’ye biat etti…”
1817’de doğmuş olan Hayrullah Efendi -Abdülhak Hamid’in babası- ise aynı olayın, sonunda siyasal bir cinayete nasıl dönüştüğünü şöyle anlatmada:”…Dündar Bey, Osman Bey’in reisliğini bir türlü hazmedemeyerek münasip bir fırsat bekliyordu; hatta rivayete göre Bilecik ve Yarhisar Rum Beyleri’nin Osman Gazi’yi öldürmek İçin tertip ettikleri tuzaktan Dündar Bey’in de haberi varmış. Osman Bey bu hadiseyi bastırdıktan sonra 1298’de amcasını öldürmüştür…”
Neşri’nin Cihannüma’sına göre ise Osman Bey, amcası Dündar Bey’i bizzat kendi eliyle ve okla öldürmüş. Söylentilere bakılırsa Dündar Bey o sırada doksan yaşındaymış.
1616’da yani Sultanahmet Camii’ne adını vermiş olan I. Ahmet dönemin de, Bostanzade Yahya Efendi’nin yazmış olduğu “Tarih-i safta ise Osman Gazi şöyle anlatılmakta: (Necdet Sakaoğlu’nun günümüz Türkçe sine yapmış olduğu aktarmayla)
“Adalet ülkesinin ocağı Osmanlıların kurucusudur. Son derece dürüst, dinine tutkun, yiğit ve adalet severdi. Halkına pek düşkündü. Uzun boylu, ak benizli, kumral kaşlıydı.
Babasının sağlığında ve kendisi yiğitlik çağındayken bir kişinin evine konuk olur. Duvarda asılı kitabı sorar:
Yüce Allah’ın kelamıdır.
cevabını alınca, Kuranı Kerim’e sarılmışsından, sabaha dek elbağlayıp ayakta muştur.
Hile ve aldatmacadan tamamen arın olup hayatında, devlet kasasından bir şey almamıştır. Kendi koyunlarından elde e ürünlerle geçinirdi. Şimdi bile Bursa dolaylarında mevcut olan beylik koyunlar, padişahımıza atasından miras yoluyla ulaşmış h.. mallardır…” *
OSMANLI Devleti’nin kurulduğu 1299, yahut 1300 yıllarını çok eski zamana aitmiş gibi görmeyelim.
Her gün önünden geçtiğimiz Ayasofya o tarihlerde kaç yaşındaydı biliyor musunuz?
Nerdeyse 800 yaşında…
Delfi tapınağının üstündeki “Kendi kendini tanı” sözünün yaşı ise 1800 idi…
Bizim tarihimiz sanıldığı gibi çok eski değil, tam tersine çok yeni bir tarihtir. Genç b tarihtir. Geçmişi doğurmuş olmaktan çok, geleceklere gebe bir tarihtir. Ve “Yazılı tarihimiz” olaylardan çok sonra yazılmıştır.
Onun için de İsmail Hakkı Uzunçarşı Osmanlı Devleti’nin kuruluş yılları hakkım. şöyle diyor:
“Osmanlıların ilk aşiret devirleri hat beylik kurdukları zamanların tarihi pek karış olup, eldeki malumatın mühim bir kısmı sonradan yazılmış eserlere dayanmaktadır…”
Prof. Paul Wittek ise “Osmanlı İmparatorluğu’nun Doğuşu” adlı yapıtında Osmanlı Devleti’nin Kayı aşiretinden geldiği iddiası tümden reddediyor.
Bu iddianın ilk kez II. Murat döneminde ortaya atılıp, ondan sonra benimsendiğini hiçbir belgeye dayanmadığını iddia ediyor.
Tarihçi Danşimend de aynı kanıda…
Köprülü ile Uzunçarşılı aynı kanıda değiller.
Orhan döneminde basılan ilk sikkenin tında, Uzunçarşılı’nın öğrencilerinden tarih … Fahriye Arık, minicik bir “V” damgası görmüştür. Bu “V” damgası Kayı aşiretinin simgesiyim
Osmanlı Devleti’nin Oğuz Türkleri bağlı Kayı aşiretinden geldiğinin tek son belgesi de bu…
BİZE ait yönetim ve iktidar tarihleri neden çok kanlı ve çöküntülerle dolu olduğu epey incelenmiştir. Dr. Ahmet Mumcu’nun belirttiğine
Prof. göre:“Tıpkı Moğollarda olduğu gibi Türklerde de saltanatın intikalinde hiç de belirli bir kuralı yoktur. Bir saltanat usulünün bulunmadan kurulan Türk devletlerinin kısa zamanda parçalanmasına sebep oluyordu. Bu anla Türk-İslam devletlerine de aynen geçmiş devlet, hükümdar ailesinin ortak malı sayılmıştır. (Ülüş sistemi). Osmanlı devletli murisi saydığımız Anadolu Selçukluların da durum böyleydi. Bu devlette saltanatın kali konusunda belirli bir usul yoktu. yüzden veliaht tayin) diğer kardeşlerin ta.. üzerinde hak iddia etmesine engel olma.. böylece şehzadeler arasında sık sık taht kavgaları çıkardı.”
OSMANLI Devleti’nde ilk siyasal cinayetin, devletin kurucusu Osman Bey tarafından kendi iktidarına göz diken amcası Dündar Beye karşı işlendiğini gördük…
Peki ikinci siyasal cinayet ne zaman işlendi?
İkinci siyasal cinayet birincisinden 62 yılına kadar sonra I. Murat tarafından işlendi. Üçüncüsü de onun tarafından… Dördüncüsü de… İki kardeşini de, kendine baş kaldıran oğlunu da ilk öldürmüş padişah odur. Rivayet edilir ki, bir de merhum ağabeyi Süleyman Paşa’nın oğlu Melik Nasır’ı öldürmüş…
İSTANBUL’UN alınmasına daha altmış-yetmiş yıl vardı. Yaz İstanbul’unun kıyı yollarındaki rıhtımları,kaldırımlarında delikanlılarla genç kızların sevda buğularıyla mutluluğu adım adım yüreklerinde duymalarına ise altı yüz yıldan daha fazla…Ancak bu kadar zaman dahi gerçek bir kentleşmeye yine de tam yetmeyecekti galiba…
1974’te Bangkok’ta dolaşırken, silindir şapkalı, bastıbacak boylu, kırışık suratlı, Frenk giyimli birkaç insan heykeliyle karşılaşmıştım.
• Bunlar da nesi, diye sormuştum.
• Marko Polo’nun heykelleri; buralara geldiği zaman yapılmış, demişlerdi.
Marko Polo’nun karadan yaptığı Uzakdoğu gezisi, tam bizim Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluş yıllarına rastlar. 1271-1295 arasıdır.
Ne var ki, Marko Polo’nun anılarını o dönemin büyük İtalyan yazarı Rustichello, gezginin ağzından ne kadar düzgün, düzenli ve çekici olarak kaleme almışsa; bizim Osmanlı devletinin kuruluşuyla ilgili anlatımlar da o kadar düzensiz, çelişkili, karmakarışık ve çoğunlukla da sonradan geliştirilmiş yakıştırmalarla doludur…
Öyle ki, sonunda kimse işin içinden çıkamamış ve II. Murat’la Fatih Mehmet dönemlerinde, devletin kuruluşuyla ilgili resmi bir şablon, tüm Osmanlı tarihçileri tarafından benimsenmiştir.
Bugün de okullarda anlatılan şablon o şablondur.
OĞUZ Türklerinin bir kolu olan ve Söğüt yöresine yerleştirilen dört yüz çadırlı Kayı aşireti ile onun doksan üç yaşında ölen Bey’i Ertuğrul Gazi ve onun yerine geçen oğlu Osman Gazi…
Devletin kuruluşuyla ilgili resmi şablon budur.
Tarihler ise pek belli değildir.
Ertuğrul Gazi ya 1281’de Ölmüştür, ya 1288’de ölmüştür.
Osman Gazi ne zaman doğmuştur?
1258’de doğmuştur. Prof. İsmail Hakkı Uzunçarşılı bu tarihin yanına şu cümleyi eklemekten alamamıştır kendisini: “Bu kaydın . ne dereceye kadar doğru olduğu bilinemez.”
Ya peki Ertuğrul Gazi’nin anasıyla babası kimdir?
Prof. İsmail Hakkı Uzunçarşılı şöyle yazıyor:
“Osmanlı hanedanına ait meçhul noktalardan birini de Ertuğrul Bey’in babası ve nesebi meselesi teşkil etmektedir; elimizde en eski vakayinameler bulunmadığı için
uzun yıllardan beri yapılan tetkikler henüz müspet bir netice vermemiştir; bununla beraber Ertuğrul Bey’in babasının şimdiye kadar tarihlerimizin kaydettikleri gibi Süleyman şah olduğu şüpheli olup yeni araştırmalar neticesinde bunun Gündüz alp olması ihtimal dahilinde görülüyor. Mahalli ananeye göre Ertuğrul’un validesi de Hayme Ana’dır.”
Ve daha hazini Ertuğrul Bey’in annesi olduğu varsayılan Hayme Ana’nın Domaniç bucağının Çarşamba Köyü’ndeki mezarını 1892 yılına kadar hiçbir Osmanlı imparatoru yaptırmamış. O tarihte II. Abdülhamit yaptırmış türbesini.
OSMANLI devletinin kurulduğu 13. yüzyılın ikinci yarısı, o kadar da eski bir yüz yıl değil. Rönesans’ın tomurcuklandığı bir dönem. Kentlerin geliştiği, sanatçıların şahlandığı, ticaret filolarının güçlenmeye başladığı bir dönem…
Biz ise o dönemin bize ait bölümünü hem çok eski bir dönemmiş gibi sunuyoruz; hem sonradan geliştirdiğimiz, hoşumuza giden imajlarla sunuyoruz; hem de o çağın gerçek benliğiyle herhangi bir karşılaştırma yapmaya önem vermeden sunuyoruz…
Tarih, kitleleri “düşünce”den koparmaya dönük bir propaganda aracı niyetine kullanıldığı zaman, “çağdaş uygarlık düzeyini yakalama çabalan” kanadı kesilmiş kel tavuk gibi, boyuna pır pır eder ve bir türlü uçamaz.
Tarihimizi tüm ayrıntılarıyla kare kare yeniden incelemek v,e hiçbir yakıştırmayla çarpıtmaya tenezzül etmeden: ekonominin pek acımasız olduğu geçmişimizi, toplumun ortak bilincinde, abartmalarla süslü eski bir Acem masalı gibi değil, bilimsel ciddiyete dayalı bir “gerçekler aynası” olarak yeniden boyutlandırmak gerekiyor.
ERTUĞRUL Gazi ölünce yerine oğlu Osman Gazi geçti ve kendisine el altından tuzak hazırlayan amcası Dündar Bey’i öldürerek iktidarını pekiştirdi. Osman Gazi 1324’te öldü. Yerine büyük oğlu Orhan Gazi geçti. Orhan Gazi herhangi siyasal bir cinayet işlemedi. Ve otuz altı yıl iktidarda kaldıktan sonra 1360’ta öldü.
Yerine büyük oğlu mu, küçük oğlu mu olduğu pek bilinemeyen I. Murat geçti.
I.. Murat, biri Halil öteki İbrahim iki kardeşini öldürdü ve oğlu Savcı Bey’in gözlerini kızgın demirle kör ettikten sonra kendisini idam ettirdi.
MURAT’ın iki kardeşini neden ve nasıl öldürdüğü konusunu Osmanlı tarihçileri göz ardı etmişlerdir. Günümüz tarihçileri dahi Osmanlı devletinin kuruluşu sırasındaki bu ilk kardeş öldürme olayı üstünde, “sus” işareti yapar gibi birkaç küçük fısıltıyla durmuşlardır.
Önce Ana Britannica’ya bir bakalım. Bu konuda o ne demiş? Şöyle demiş:
“…Babasının (Orhan Gazi’nin) ölümünden sonra Bursa’ya çağırılarak tahta çıkarıldı. Ahilerin girişimiyle yeniden Eretna Beyliği’ne bağlanan Ankara’yı geri aldıktan (1361) sonra, taht mücadelesine girişen iki kardeşini Eskişehir’de yakalayarak öldürttü. Bu olay Osmanlı tarihinde taht için kardeş öldürme olayının ilk örneğiydi…”
OSMANLI tarihindeki “Siyaseten Katl” konusunu ilk kez derli toplu işlemiş olan Prof, Dr. Ahmet Mumcu da, I. Murat’ın iki kardeşini öldürmesi hakkında şunları yazıyor:
“…hayatta kalan en büyük oğlu Murat, Orhan Bey ölünce hükümdar seçilmiştir. Fakat Ahiler’in (Anadolu’daki Türk kökenli esnaf ve zanaatçı örgütü) yaptığı bu seçime Murat’ın kardeşleri olan Halil ve İbrahim’in itiraz ettikleri ve ağabeylerine başkaldırdıkları, bu yüzden I. Murat’ın bu kardeşlerini bertaraf ettiğini en son araştırmalar bize gösteriyor. Bununla beraber Halil’in, I. Murat’tan büyük olduğu söylentisi de vardır.” “…Mamafih her iki ihtimal de, başlangıçta devlette saltanatın intikali konusunda belirli bir usul meydana gelmediğini bize açıkça gösteriyor…”
PROF. İsmail Hakkı Uzunçarşılı ise “Osmanlı tarihi” yapıtının ilk cildindeki karmaşık bir dipnotunda, şair Ahmedi’nin bir beytine dayanarak şöyle bir cümle yazmış: “Ahmedi’nin:
Oldular yağı (düşman) ana kardeşleri Kamunun bitti elinde işleri kaydından, Murat’ın birkaç kardeşi ile uğraşarak, onları elde edip öldürdüğü anlaşılıyor ki, bunların İbrahim ile Halil olması icap ediyor.”
YİNE aynı dipnotlarından öğreniyoruz ki, Orhangazi hem Yarhisar Rum Beyi’nin kızı Holofira ile, hem Bizans kara kuvvetleri komutanı Kankakuzen’in kızı Teodora ile, hem de Bizans İmparatoru III. Andronikosun kızı Aşporçe ile evlenmiş.
I. Murat, sonradan Nilüfer Hatun adını alan Holofira’dan doğmuş. Halil’in ise annesi Teodora, İrahim’inki de Aşporçe imiş.
Nedense bütün bu ayrıntılar, karınca duasına benzeyen minicik harfli dipnotlarının içlerine saklanmış.
Ve hep cengaverlikler, saldırılar, fetihler, zaptlar, askeri başarılar ön plana çıkarılmış.
BİR düşünün ki I. Murat dönemi, İtalya’da Boccacio dönemine rastlar. Askeri başarılar göğüs kabartır.
Ama Boccacio gibi yazarlar yetiştirmiş olmak da tüm insanlığın gönülsel ve beyinsel yaratıcılığını kabartır.
I.Murat’ın iktidar kavgası yüzünden kardeşlerini ilk öldüren Osmanlı sultanı olması, bu kadar sessiz sedasız mı geçiştir ilmeliydi?
İnsandaki iktidar ihtirasının uçurumlarıyla doruklarını gösteren düzinelerle roman, piyes, şiir yazılmalı ve yeryüzündeki sinema klasikleri arasına da aynı konuyu işleyen birkaç baş yapıt armağan edilmeliydi…
Devlet kurmak, evrensel bir sanata merdiven kurmanın platformu olmadığı zaman, ne kadar görkemli olursa olsun, sonunda yine her şey suyunu bir türlü akıtamadığın çeşmeye dönüşüyor, Ve kültür darboğazını ne yapsan aşamıyorsun.
YABANCI tarihçilerin yazdığına göre Orhangazi en çok şehzade Halil’i severmiş. Hatta öldükten sonra yerine onun geçmesini istermiş.
Bu sevgiyi kanıtlayan bir de ilginç olay var.
Yıl 1356… Şehzade Halil kayıkla İzmit Körfezi’nde gezerken, Foça’daki Ceneviz korsanları tarafından tutsak ediliyor ve Foça’ya götürülüyor.
Orhangazi ile dostluğu bir hayli güçlü olan Bizans İmparatoru Yuannis, Şehzade Halil’i kurtarmayı üstlenmiş. Bozcaada, Limni ve Midilli’deki donanmalarını toparlayarak Foça’ya gitmiş. Foça Beyi’ne doksan yahut yüz bin altın fidye vermiş. Yarısı Orhangazi’den, yarısı kendi cebinden. Şehzade Halil’i kurtarıp, önce İstanbul’a, oradan da İzmit’e getirip babasına teslim etmiş. Tarih 1359 Mart’ı.
Aynı yıl yapılan bir anlaşmayla da hem Orhangazi’nin Rumeli’ye yerleşmesini kabul etmiş, hem de on yaşındaki kızını Şehzade Halil ile evlendirmeye karar vermiş.
Orhangazi ile Prenses Asporçe’nin oğlu olan Şehzade İbrahim hakkında ise pek bir bilgi yok.
I. Murat’ın Şehzade Halil’den daha mı büyük, yoksa daha mı küçük olduğunu dahi bilmiyoruz. Sadece kendisinin iki kardeşini, yani iki şehzadeyi öldüren ilk padişah olduğunu biliyoruz.
OSMANLI devletinin üçüncü padişahı olan Murat Hüdavendigâr, iki kardeşini öldürtmüş ilk Osmanlı sultanı olduğu kadar, aynı zamanda oğlunu da öldürtmüş ilk sultandır.
Oğlu Savcı Bey’i neden öldürttüğüne gelince…
I. Murat, Bulgar Kralı Simon’un kız kardeşi Marya ile evlenmişti önce. Marya, Müslüman olduktan sonra adını Gülçiçek Hatun koydular. Büyük evlat Yıldırım Beyazıt’ı o Gülçiçek Hatun doğurdu.
Ancak Murat, bir Bulgar prensesiyle daha evlenmişti. Onun da adı Tamara idi.
Tamara da üç oğlan, bir kız doğurdu; Savcı, Yakup, İbrahim, Nefise…
Hüdavendîgâr’ın önce gözlerini kızgın demirle kör edip, sonra da öldürttüğü oğlu, ikinci karısı Tamara’dan olan oğlu Savcı Bey’di.
MURAT, yakın dostu Bizans İmparatoru V.Yuannis ile Anadolu’da baş kaldıran bazı beyleri ezip susturma seferine çıkmıştı.
Bizans İmparatoru’na büyük oğlu Andronikos vekalet ediyordu.
Şehzade Savcı Bey de Edirne’de güçlü bir durumdaydı.
Andronikos ile Savcı Bey, babaları hazır yokken, her ikisini de devirip yerlerine geçmek için aralarında anlaştılar.
I. Murat zıpkın gibi Rumeli’ye geçti. İstanbul yakınlarından her iki asi delikanlının da güçlerini dağıttı. Andronikos ile Savcı Bey, Dimetoka’ya kaçtılar. Ama yakalandılar orada. Tarih 1385.
Murat önce Savcı Bey’in kızgın demirle gözlerini kör ettirdi.Hırsını alamadı, öldürttü.Dostu Bizans İmparatoru’na da baskı yaptı:Sen de oğlunu cezalandır, diye.İmparator, isteksiz isteksiz oğlunun gözlerini sirkeyle yaktırdı.
Ne var ki, Ândronikos’un sadece bir gözü kör oldu. Savcı Bey gibi tümden kör olup, sonra da asılmadı. Ve tek gözüyle de olsa görmeyi sürdürdü. Kısa bir süre için imparator bile oldu.
OSMANLI tarihindeki beşinci siyasal cinayeti Yıldırım Beyazıt işleyecek ve I. Kosova Savaşı’nda, babası şehit olup da yerine kendisi geçince, kardeşi Şehzade Yakup’u daha savaş sürerken boğ-duracaktı.
Ancak bütün bu siyasal cinayetler yine de, 14. yüzyılın başında kurulmuş olan Osmanlı devletinin 15. yüzyıla, padişahı tutsak edilmiş, şehzadeleri dövüşe tutuşmuş ve her yanı parçalanmış bir felaket meşalesi gibi girmesini önleyemeyecekti.
ESKİ bir dostumun anlatmayı pek sevdiği bir öykü vardı.
Bir Arnavut genci, kaçak olarak New York’a giden bir şilebe binmiş. Gemi Amerika’ya yaklaşırken, yolda yakalanmış delikanlı. ikinci kaptan kendisini İstanbul’a geri getirmek için kıçaltına hapsetmiş.
Şilep New York limanında kaldığı sürece, zavallı Arnavut çocuğu kapalı tutulduğu yarı karanlık bölümde gece-gündüz sadece doklardaki vinçlerle gemilerdeki vinçlerin seslerini dinlemiş.
Sonra da, değil Amerika’yı, gökyüzünü bile göremeden ters geri doğru İstanbul’a…
Amerika’ya gittiğini bilen arkadaşları, boyuna sorarlarmış kendisine:
“Ee anlat bakalım neler gördün New York’ta?..”
Arnavut genci de başını hafif yana eğer, kaşlarını kaldırıp alt dudağını sarkıtarak:
• “Vallahi ne diyeyim bilmem ki, bir gürültü, bir gürültü…” dermiş.
NE zaman kendi tarihimizle ilgili bir konuyu kurcalasam, hep bu öykü geliyor aklıma…
Süzülmüş, net, objektif, açık ve aydınlık anlatımlar yerine, akşam pazarı yaygarasına benzer, bol bol övme ve övünmelerle nağralanan, karmakarışık gürültüler çıkıyor karşıma…
Bir toplumun geçmişi, sade yöneticilerinin bahadırlığıyla, savaş ve saldırılardan ibaret değildir ki…
Aynı ortamın insanları, geçmişteki belirli zaman dilimleri içinde nasıl yaşamışlardı? Okul anıları, ilk aşkları, geçim uğraşları, haftalık tatilleri, ulaşım ve iletişim düzenleri nasıl bir bütünleşmenin yörüngesindeydi?
Bir toplumun geçmişte çizdiği bu tür perspektifler elbet sonradan hayal edilerek yazılamaz. O dönemler yaşandığı sıradaki “yazı âşıkları” tarafından yazılır. Mektup olarak yazılır, anı olarak yazılır, gözlem olarak yazılır, inceleme olarak yazılır…
Ve sonra da bunların hepsi harmanlanarak yüzlerce tarihçi tarafından, değişik yorumlarla, tekrar tekrar ballı börekli olarak yazılır…
Örneğin, salt Napolyon hakkında kırk bin cilde yakın kitap yazıldığı söylenir…
Ya eski Roma uygarlığı üstüne yazılmış olanlar; ya kutsal Roma-Germen İmparatorluğu üstüne yazılmış olanlar; ya Fransız Devrimi üstüne yazılmış olanlar…
BİZİM Osmanlı tarihine dönük anlatımlarla analizlerin, konulara belgesel açıklıklar getirmekten çok, övünme malzemesi yapılamayacak olayları külleyip kapatma eğilimleri var…
Tabii bir de bizim geçmişimizde, çok iyi ozanlar var ama, düzyazı âşıkları yok…
örneğin, İstanbul üstüne ilk tarihsel kitap 1204’te, 4. Haçlı seferleriyle ilgili olarak o seferin komutanlarından Geoffroi de Villehardouin tarafından yazıldı. Adı da “İstanbul’un Zapt”ıydı.
O kitabın yazılışından neredeyse yüz yıl sonra, 1300’de kuruldu Osmanlı Devleti. Ve o devleti kurmuş olan Osman Gazi ile II. Murat arasındaki yüz yirmi – yüz otuz yıl arasında da tarihsel hiçbir şey yazılmadı. Bu yüzden devletin nasıl kurulduğunun anlatılmasına ancak yüz kırk yıl sonra başlanabildi; o da söylentilere dayanılarak ve övgülerle salçalanarak…
Bir toplumun geçmişinden, yeterince “yazı âşığı”nın çıkmamış olmasının getirdiği acı bir kısırlıktır bu…
1389’da Birinci Kosova Savaşı’nda Sultan Murat Hüdavendigâr, Miloş Kabilöviç adındaki bir Sırplı asker tarafından şehit edildi.
Sultan Murat’ın öldüğü zaman kaç yaşında olduğunu dahi bilmiyoruz. Bu konuda Prof. İsmail Hakkı Uzunçarşılı şöyle diyor:
“Sultan I. Murat bir kayda göre elli dört yaşında ve diğer nakillere göre de 65 ve 68 yaşlarında iken şehit edilmiştir.”
Sultan Murat’ın tam dünyadan ayrılmak üzere olduğu sırada…
Savaş alanında kılıç sallayan Beyazıt babasının yanına çağrıldı ve rivayete göre babasının da isteğiyle hükümdarlık I. Beyazıt’a verildi…
Ve yine savaş alanında dövüşmekte olan bir başka şehzade daha çağrıldı babasının yanma. O da I. Beyazıt’ın küçük kardeşi Yakup Bey’di.
O sahneyi Prof. Uzunçarşılı şöyle anlatıyor:
“Beyazıt, babasının yanına davet edildiği zaman, diğer şehzade Yakup Çelebi, bozulmuş olan düşmanı takip etmekte olup, babasının yaralanarak ölümünden haberi yoktu. Kendisine, Baban çağırıyor’ diye haber gönderdiler ve gelir gelmez saltanat iddiasına kalkmasın diye devlet erkânının kararıyla boğduruldu ve onun cesedi de babasının tabutuyla beraber Bursa’ya gönderilerek onun yanına defnedildi. Yakup Bey şehit edildiği zaman otuz yaşında bulunuyordu; mağduren vefatı orduda ıstırap uyandırdı.”
Ve bir de dipnotu:
“Sultan Beyazıt, hükümdar ilan edilince biraderi Yakup Bey’in, Savcı Bey vakası gibi muhalefete kalkmasından endişe eden devlet erkânının kararıyla babasının ölü olarak yattığı çadırın içine alınarak orada boğulmuştur.”
YILDIRIM Beyazıt’ın iktidarı 1389’daki I. Kosova Savaşı’ndân 1402’deki Ankara Savaşı’na kadar on üç yıl sürdü.
Ve bir savaş alanında yenilip tutsak edilerek tahtından indirilmiş ilk ve tek Osmanlı padişahı olma talihsizliği ona rastladı.
1402’de Yıldırımla Timur arasındaki Ankara Savaşı hakkında, birbirini tutmayan yüzlerce senaryo yazılmıştır.
Örneğin Timur’un ordusunda, üstlerine yerleştirilmiş kulelerden piyadelere okla, ateşlenmiş yağlı paçavra atılan “otuz bir, yahut otuz iki yahut elli savaş fili” varmış.
Söylentilere göre Yıldırım’ın ordusunda ise sadece iki fil varmış.
Savaşın kaderini bu filler saptamış.
Ayrıca Yıldırım yeterince ciddiye almamış Timur’un gücünü, falan filan. .
Ancak I. Beyazıt’ın savaşta tutsak düşüp devrilmesi, yüz yıl sürmüş ve sadece dört padişah tanımış olan Osmanlı Devleti’ni tam bir anarşi içine sürükleyerek fiilen sona erdirmiştir.
Yıldırım’ın oğulları arasındaki kavga ve bölünmelerle on bir yıllık bir iktidar boşluğundan sonra 1413’te Çelebi Mehmet’in iktidara egemen olması, aslında devletin ikinci kez bir daha kurulmasıdır. Onun için de Çelebi Mehmet, “padişah” olarak değil, “Çelebi” olarak anılır.
BİLİYOR musunuz Ankara Savaşı ne
kadar sürmüştür?
Ondört-onbeş saat… Tutsak düşen Yıldırım’a, Timur’un nasıl davrandığı da bin bir tane masalın uydurulmasına neden olmuş.
Kimi, çok itibar etti, diyor; kimi, sırtına basıp atına binmek için kendisini binek taşı gibi kullandı, diyor; kimi, demir kafes içinde halka sergiledi, diyor; kimi de Yıldırım’ın gözleri önünde pek tutkun olduğu son karısı Sırp Prensesi Olivera’yı çırılçıplak soyup oynattı, diyor.
Kesin olan Yıldırım’ın tutsaklıkta bir yıl ancak yaşayıp, kırk iki yaşında öldüğüdür.
TİMUR ,Yıldırım’ın cenazesini babasıyla birlikte tutsak aldığı Musa Çelebi’ye vererek ,Çelebi’yi de özgür bırakmış.
Musa Çelebi,Yıldırım’ın cenazesini Bursa’ya getirip ,orada defnetmiştir.
ANKARA Savaşı sırasında Yıldırım Be-yazıt’ın hayatta altı oğlu vardı: Süleyman, Mustafa, Musa, İsa, Mehmet ve Kasım….
I. Beyazıt üç kadın almıştı. Germiyanoğlu Süleyman Bey’in kızı Devlet Hatun’u, Bulgar Prensi Konstantin’in kızı Olga’yı ve Kosova Savaşı’nda ölen Sırp Kralı Lazar’ın kızı Olivera’yı…
O nedenle oğullarından hangisinin hangi anneden olduğunu kesinkes saptamak kolay değil.
Mehmet Çelebi’nin Devlet Hatun’dan olduğu söylenir, ama Olga’dan olduğunu söyleyenler de vardır.
Bu ayrıntılar nedense açık seçik bir türlü konmaz ortaya… Geçmişteki olaylar kendi gerçeklerinden soyutlanırsa, bir toplumun çağdaş uygarlık düzeyine varması sanki daha kolaylaşırmış gibi…
ANKARA Savaşı’nda Yıldırım’ın beş oğlu da savaşa katılmıştı. Kasım çok küçük olduğu için Bursa’da kalmıştı.
Savaş yenilgiyle sonuçlanınca Süleyman Çelebi ile Mehmet Çelebi askerleriyle birlikte, tarihçi Danişmend’in deyimiyle “savuştular”.
Isa, Musa ve Mustafa Çelebilere gelince…
Yine söylentiler çeşitlidir.
İsa ile Musa, Timur’a tutsak düşmüş, Mustafa da kaybolmuştur.
Bir başka söylentiye göre de Mustafa, ya Isa yahut da Musa ile birlikte tutsak düşmüştür.
İlerde Mustafa Çelebi tekrar siyaset sahnesine çıkacak, ancak kendisine “gerçek Mustafa’nın savaşta kaybolduğu” iddiasıyla “Düzmece Mustafa” adı takılacaktır.
İKİNCİ Osmanlı Devleti yeniden kuruluncaya kadar geçen on bir yıl içinde Yıldırım’ın oğulları, birbirlerini öldürüp durdular.
Savaştan yenilgiyi görerek kaçan şehzadelerin en büyüğü Süleyman Çelebi, önce Bursa’ya geldi. Bir iddiaya göre saray hazinesine de el koyduktan sonra, ailesiyle birlikte Edirne’ye gidip orada padişahlığını ilan etti.
İSA Çelebi önce Balıkesir taraflarında gizlendi. Sonra da Timur’un göz yummasıyla Bursa’yı işgal etti. Ve padişahlığını ilan etmeye hazırlandı. Timur, Yıldırım’ın naaş’ını özgür bıraktığı Musa Çelebi ile Bursa’ya göndermişti.
Musa Çelebi, Bursa’da iktidar olmaya çalışan kardeşi Isa ile hemen kapıştı ve önce İsa’yı kaçırdı.
Ama sonra Isa Çelebi, tekrar ele geçirdi Bursa’yı…
Musa Çelebi de Kütahya’daki dayısı Germiyanoğlu’nun yanına sığındı.
MEHMET Çelebi Amasya’ya yerleşmişti. O da padişahlığını orada ilan etmeye çalışıyordu.
Bir ara, Bursa’da padişah olmaya uğraşan ağabeyi İsa Çelebi’ye:
• “Gel Anadolu’yu aramızda bölüşelim” dedi. Isa Çelebi:
• “Olmaz” dedi, “Ben ağabeyim, saltanat benim hakkım.”
Bu kez de Mehmet Çelebi ile Isa Çelebi dövüştüler.
İsa Çelebi, Bizans’a kaçmak zorunda kaldı. Bizans imparatoru da İsa’yı Edirne’de padişahlık eden Süleyman Çelebi’ye verdi.
SÜLEYMAN Çelebi, öldürmedi İsa’yı.Ne yaptı biliyor musunuz? Tekrar Bursa’ya, Mehmet Çe
lebi’nin üstüne gönderdi.
Ama Mehmet Çelebi onu Eskişehir’de hamam âlemi yaparken yakalayıverdi.Ve boğdurttu.
Cesedini Bursa’ya getirip, babası Yıldırım’ın yanına gömdüler.
BU kez Edirne’de padişahlık eden Süleyman Çelebi, Bursa’ya bizzat yürüdü ve aldı Bursa’yı. Mehmet Çelebi de Amasya’ya kaçtı. MUSA, dayısının yanında kuzu kuzu oturuyordu.
Bozguna uğramış olan Mehmet Çelebi, ağabeyi padişah stajyeri Süleyman’a karşı, kardeşi Musa ile anlaşıverdi.Ve Musa Çelebi Edirne’ye doğru yola çıkarak, büyük ağabeyi Süleyman’la dövüşe
sıvandı. ,
sıvandı. ,
SÜLEYMAN Çelebi Edirne’de hamam sefası yaparken geldi haber:
• “Musa Edirne’ye dayandı” diye.
Süleyman İyice kafayı bulmuştu. Kardeşi Musa Çelebi’nin Edirne’ye dayanmasına boş veriyordu.
Yeniçeri ağası ise yalvar yakar oluyordu:
• “Etmeyin, eylemeyin durum kötü sultanım…”
Süleyman’ın laf dinleyecek hali yoktu ki… Üstelik hamamda kafasını dızdızlayıp keyfini kaçıran yeniçeri ağasına da fena öfkelenmişti. O öfkeyle ağanın sakalını, bıyığını kestirdi.
Sen misin ağanın sakalını, bıyığını kesen… Onuru kırılan yeniçeri ağası, soluğu Musa Çelebi’nin yanında aldı.
Süleyman ayılınca aklı başına geldi ama, iş işten geçmişti. Musa girmişti Edirne’ye. Hemen İstanbul’a kaçmak için yola çıktı ama, yolda yakalandı.
Ve Musa Çelebi de, ağabeyi Süleyman Çelebi’yi boğdurttu.Cesedini doğru Bursa’da babası Yıldırım’ın yanına gömdüler.Tıpkı kardeşi Isa Çelebi gibi…
KALA kala ortada Musa Çelebi ile Mehmet Çelebi kaldı.
Sonunda Mehmet Çelebi, kendisine durmadan kafa tutan Musa Çelebi’yi yendi ve Musa Çelebi de kaçarken bir su arkına düşüp boğuldu.
Onun da cesedini Bursa’da babası Yıldırım’ın yanına gömdüler.
Tıpkı kardeşleri Isa Çelebi’yle, Süleyman Çelebi gibi…
Beyazıt’ın altı oğlunda artık sadece üçü vardı hayatta.
İktidarı ele geçiren Mehmet Çelebi. Tarih 1413.
Küçük olduğu için Ankara Savaşı’na katılmayan ve daha sonra Süleyman Çelebi’yle Bursa’dan Edirne’ye giderken Bizans İmparatoru’na rehin verilen Kasım Çelebi… (Kasım Çelebi, apayrı bir roman olayıdır. İstanbul’da kalmış ve Bizanslı olmuştur o.)
İlerde “Düzmece Mustafa” diye ortaya çıkacak olan Mustafa Çelebi…
ÇELEBİ Mehmet’le kurulan ikinci Osmanlı Devleti’nde, Çelebi’den sonra tahta çıkan oğlu II. Murat, ilk siyasal cinayeti küçük kardeşi Mustafa’yı boğdurtarak işlemiştir, öteki kardeşlerine ise dokunmamış, sadece kızgın demirle gözlerini çıkarıp kör etmekle yetinmiştir.
OSMANLI İmparatorluğu’nu altı yüz yıllık bir bütün halinde görmek hoşumuza gitse bile, bu bütünlük, yüz-yüz elli yılda bir, kanlı anarşi dalgalarıyla iktidar boşluklarına uğramıştır. Çok şehzade öldürülmüş, çok padişah devrilmiştir. Egemenlikte mutlak bir tekel sağlamak amacıyla işlenmiş olan siyasal cinayetler, otoriteyi keskinleştireceğine; devleti, -birbirine eklenen sigaralar gibi – hiç bitmeyen ayaklanmaların kızgın fırını içine çekmiştir.
Ve zaten çok yeni bir kuruluş olan Osmanlı İmparatorluğu, genişledikçe genişlemiş, sonra da küçüldükçe küçülmüş, ama hiçbir zaman çağını gerçekten yakalayacak güçlü, birikimli ve sürekli bir kalkınma içine girememiştir. Bugünkü zorlanmalarımızın çok dibinde ta başından beri değişik Osmanlı dönemlerinden hiçbirinin, çağıyla tam olarak bir türlü bütünleşememiş olması yatar.
ANNEANNEMİN üçü kendisinden büyük, üçü de kendisinden küçük altı tane kız kardeşi vardı.
Yeşil tulumba’daki Rufai Dergâhı’nın şeyhi olan babası Kırk anahtarlı Mustafa Efendi, kızlarını evlendirirken her birine düğün armağanı olarak ya bir yazlık köşk, ya özel bir akar, ya sekiz-on odalık bir konak parası vermişti.
Çocukken dedemin Göztepe’deki kendine ait özel köşkünden kalkar, büyük teyzelerimin Çamlıca’daki, Içerenköy’deki, Bostancı’daki köşklerine, bazen günübirliğine, bazen gece yatısına konukluğa giderdik.
Büyük dedem Kırkanahtarlı Mustafa Efendi’nin kızlarına çeyiz olarak armağan ettiği köşklerle akarların, sonradan ne tür miras kavgalarıyla kırgınlık ve küskünlüklere yol açtığını uzaktan göz ucuyla izledim.
Kardeşler arasında birbirlerinin cenazelerine gitmemeye yemin edenler çıktı.
Haklarının yendiğini iddia eden kardeş çocuklarından bazıları, birbirlerine beddua edip durdular.
Ve köşklerden bazıları da, onca dargın-lığa neden olduktan sonra, vâris bulunmadığından, küçük yaşta oralara gelip oralarda ihtiyarlamış olan evlatlıklara kaldı.
Eski bir ailenin, doğduğu yerlerde oturmayı torunlarıyla da paylaşarak sürdüren bir evladı olarak, “Miras kezzabı”nın kuşaktan kuşağa ailelerin içini nasıl oyduğunu çok iyi bilirim.
Hoş, bunu bilmeyen pek kimse de yoktur ya…
Onun için Osmanlı’da “iktidar mirası”-nı ele geçirmek, yahut da onu kaybetmemek hırsıyla, ağabeylerin kardeşlerini, kardeşlerin ağabeylerini neden öldürüp durdukları, anlaşılmaz bir “muamma” değil.., ,
Üstelik şehzadelerden hangisinin padişah olacağına dair belirti bir sistem de benimsenip pekiştirilmemişse…
1402 Ankara Savaşı’nda Yıldırım Beyazıt’ın Timur’a tutsak düşmesiyle oğulları arasında çıkan ölüm fırtınası, on bir yıl süreyle tam bir anarşi cehennemi yarattı.
Nihayet 1413’te yirmi beş yaşındaki Mehmet Çelebi, tek başına çıkıp oturabildi tahta…
1405’te kardeşi Isa Çelebi’yi hamamda yakalatıp boğdurtabildiği için…
Ve 1413’te Musa Çelebi’yi yok edebildiği için…
(O arada Musa da, Süleyman Çelebi’yi yakalayıp boğdurtmuştu. 1410.)
Miras kavgası dediğin de Osmanlı şehzadelerinin düzeyinde oldu mu, böyle oluyor işte…
I.Mehmet sekiz yıl ancak kalabildi iktidarda ve otuz üç yaşında öldü. 1421.
İki kardeşini de öldürmüş olduğu için Timur’un oğlu Şahruh, kendisini protesto etmiş ve:
• Neden kardeşlerinle birlikte yönetmedin ülkeyi de, onları öldürttün, diye hesap sormaya kalkmıştı.
I. Mehmet, Şahruh’a verdiği yanıtta şöyle diyordu:
“Osmanlı ataları başlangıçtan beri tecrübe ile her şeyi çözümlemişlerdir. İki padişah bir memlekette barınamaz. Hele etraftaki düşmanlar fırsat bekleyip duruyorsa…”
YILDIRIM’la birlikte Ankara Savaşı’nda Timur’a tutsak düşüp, ancak Timur’un ölmesinden sonra Semer-kant’tan ayrılan ve hakkını aramaya gelen Mustafa Çelebi de böyle düşünüyordu herhalde…
Gerçi Semerkant’tan bir hayli geç geri
dönen Mustafâ Çelebi’ye Osmanlı tarihçileri” adını taktılar ama, o Mustafa “Düzme” falan değil, Yıldırım Beyazıt’ın özbeöz oğluydu.
I. Mehmet, ölümünden üç yıl önce yani otuz yaşındayken karşısına çıkıveren kardeşi Mustafa Çelebiyle de kapıştı. Hatta onu yendi de… Ama yakalayıp öldüremedi.
Vaktiyle kendisi, Musa Çelebi’ye karşı nasıl Bizans İmparatoru Manuel’in diplomatik dostluğundan yararlanmışsa; Mustafa Çelebi de aynı Manuel’in dostluğunu sağlamış ve kardeşi I. Mehmet’in pençesinden kurtulmuştu. Şu şartla ki I. Mehmet sağ kaldığı sürece Limni adasının dışına çıkamayacaktı.
1421’de I.Mehmet öldü. Arkasında üç tane oğul bırakmıştı. On sekiz yaşındaki Murat, on üç yaşındaki Mustafa, dokuz yaşındaki Mahmut…
Nasıl Murat Hüdavendigâr, Kosova Savaşı’ndayken beklenmedik bir anda yaralı bir Sırp askeri tarafından hançerlenerek ölmüş ve Yıldırım beklenmedik bir anda tutsak düşüp, daha kırk iki yaşındayken beklenmedik sıkıntılar içinde son nefesini vermişse; I. Mehmet de hiç beklenmedik bir kaza sonucunda ayrıldı dünyadan.
Prof. Uzunçarşılı şöyle anlatıyor ölümünü:
“Çelebi Mehmet bir gün atla av yaparken, ormanda kaçmakta olan bir domuza karşı mızrak attığı sırada nüzul isabet etmesiyle, baygın bir halde attan düştü; adamları hemen saraya getirdiler; zaten avlandığı yer Edirne’ye yakındı. Edirne civarında ve en uzak yerden hazık tabipler davet ettiler. Askerler padişahı görmek istediler. Hayatta bulunduğunu göstermek üzere dışarı (divan) çıkardılar; asker ve halk kendisini hayatta görüp sevindiler. Ertesi günü nüzul üstelediğinden sesi kesildi ve dili tutuldu ve akşama doğru vefat etti.”
SONRA da bakın neler olmuş. Yine Prof. Uzunçarşılı’nın dipnotlarından: “Edirne sarayında vefat eden Sultan Mehmet’in cesedi kırk gün sarayda saklandı ve ölümünü dört kişiden başka kimse bilmiyordu. Bunlar her gün saraya girip çıkıyorlardı. Tedavi için etraftan ilaçlar getiriliyor diye ortalığın şüphesini uyandırmak istemiyorlardı. Hekimler ölünün karnını açarak bağırsak, ak ve kara ciğerlerini çıkarıp cesedin içersini kamilen yıkadılar ve cesetten çıkardıkları maddeleri ölünün bulunduğu odayı kazarak gömdüler ve sonra cesedi ıtriyat sürdüler ve kefenlediler ve hayatta imiş gibi yatağa yatırdılar. Bu işlerin kaffesi iki vezir ile saray gılmanları tarafından yapılıyordu ve bu çocuklar hiç dışarı çıkmayıp, kimse ile görüşmezlerdi.”
Tıpkı korku filmlerinde olduğu gibi…
Bütün bu önlemlerin nedeni yeni hükümdar gelinceye kadar, Bizans İmparatoru’nun elindeki Çelebi Mustafa’nın ortaya çıkıp saltanatta hak iddia etmemesiydi.
SULTAN II. Murat kırk gün sonunda sancak beyi olduğu Amasya’dan Bursa’ya geldi ve babasının ölümüyle birlikte, kendisinin de padişahlığı ilan edildi… Henüz on sekiz yaşındaydı.
I. Mehmet, kendisi kardeşlerini nasıl öl-dürmüşse, büyük oğlu Murat’ın da iki küçük erkek kardeşini öyle öldüreceğini biliyordu. Bunun için de ölmeden önce önlem almak istemiş ve Bizans İmparatorunun iki küçük oğluna sahip çıkarak, onları yanına almasını vasiyet etmişti. (Uzunçarşılı ve Dukas.)
II.Murat tahta çıkınca Bizans elçileri geldiler. I. Mehmet’in vasiyeti gereği, iki küçük kardeşini Bizans’a götürmek istiyorlardı.Ve istek kabul edilmezse, Mustafa Çelebi yi serbest bırakacaklarını söylüyorlardı. İstek kabul edilmedi. Bizans, Mustafa Çelebi’yi serbest bıraktı. O da Edirne’de hükümdarlığını ilan etti.
II. Murat tahta çıkışının yılında, amcası Mustafa Çelebi’yle dövüşe tutuştu…
Karmaşık entrikalardan sonra Çelebi Mustafâ yakalandı ve Edirne’deki hisar burcuna asıldı.
Bazı tarihçilere göre ise Mustafa asılmamış, ok kirişiyle boğularak öldürülmüştür. Tarih 1422.
II.Murat’ın küçük kardeşi on üç yaşındaki şehzade Mustafa ise, Hamideli Sancak Beyiyken ağabeyinin padişah olduğunu öğrenince ödü koptu. Öldürülmemek için Karaman oğlu’nun yanına kaçtı. Ve Bizans İmparatorunun da sağladığı yardımlarla, sonunda taht kavgasına girişti. Ve yine karmaşık entrikalar sonucu İznik’te yakalandı, bir incir ağacının dibinde boğularak, Bursa’da babası I. Mehmet’in yanma gömüldü. 1423.
BUNDAN sonra II. Murat, en küçük kardeşi Mahmut’la Yusuf’un da kızgın demirle gözlerini kör ettirdi ve kendilerini Bursa’da oturmaya zorunlu tuttu.
1300de Osmanlı devletini kuran Osman Gazi’den, 1451’de Fatih II. Mehmet’in kesin tahta çıkışına kadar, iktidar kavgası yüzünden öldürülmüş yakın akraba ve şehzadelerin listesi şöyle:
Osman Gazi, amcası Dündar Bey’i öldürdü.
Oğlu Orhan Gazi, kardeşlerine dokunmadı.
Onun oğlu I. Murat, kardeşleri şehzade Halil ile Şehzade İbrahim’i ve oğlu Savcı, Bey’le belki de yeğeni Melik Nasır’ı öldürdü.
Onun oğlu Yıldırım Beyazıt, kardeşi Şehzade Yakup’u öldürdü.
Onun oğlu I. Mehmet, iki kardeşini öldürdü, Şehzade Isa Çelebi ile Şehzade Musa Çelebi’yi…
Onun oğlu II. Murat, amcası Mustafa Çelebi ile kardeşi Küçük Mustafa Çelebi’yi öldürdü ve küçük kardeşi Mahmut’la Yusuf’un gözlerini dağlattı.
Buraya kadar olan listede, saltanat üstündeki egemenlik iddialarından kaynaklanan kavga ve savaşlar ağır basıyor.
Şehzade Yakup’un dışındaki şehzadeler de, olanak bulsalar, kendilerini öldürmüş olan kardeşlerini ve hatta babalarını pekala öldürebilirlerdi. Nitekim I. Mehmet’in öldürttüğü Musa Çelebi de, daha önce kardeşi Süleyman Çelebi’yi öldürmüştü. ŞEHZADELERİN, hiçbir hareket yap
masalar dahi, salt şehzade olarak doğmuş oldukları için öldürülmeleri dönemi Fatih II. Mehmet’le başlar. Vezir-i azamların gerektiğinde idam edilmeleri dönemi de…
masalar dahi, salt şehzade olarak doğmuş oldukları için öldürülmeleri dönemi Fatih II. Mehmet’le başlar. Vezir-i azamların gerektiğinde idam edilmeleri dönemi de…
TEVFİK Fikret, “Tarih-i Kadim” de şöyle haykırır:
Kahramanlık… Esası kan, vahşet;
Kes, kopar, kır, sürekli ez, yak, yık;
Ne “Aman” bil, ne “Ah” işit, ne “Yazık”;
Geçtiğin yer ölüm, elem dolsun;
Ne ekinden eser, ne ot, ne yosun;
Sönsün evler, sürünsün aileler;
Kalmasın hırpalanmadık bir yer;
Her ocak benzesin mezar taşına;
Damlar insin yetimler başına…
Bu ne vicdangüdaz şenia, (Vicdan eriten kötülük), ne ar…
Yere geç satvetinle (gücün kudretinle) ey serdar…
Herhalde çok da haksız değildi Fikret…
Ne -yapmalı ki, küçücük ailelerdeki miras kavgaları dahi insanları pes perişan ederken; koskoca bir saltanat mirasının kanlı dövüşleri, elbette leğende yüzdürülen kâğıttan kayıkların masumiyetinde olmaya BİZİM Osmanlı tarihi içinde dolaşmaya kalkmak, tıpkı İstanbul trafiği içinde dolaşmaya benziyor.
Genellikle çok kötü ve bulanık olan anlatımlarda, ille de üstün görünme telaşının zikzakları, sonunda hiçbir yere tam varamayan bir kargaşaya dönüşüyor.
Osmanlı’yı sevabı ve günahıyla; kendi özellikleri ve nitelikleri içinde objektif olarak ele almak titizliğini, hemen hemen kimse pek göstermemiş.
Ya Osmanlı’ya yaranma, ya Osmanlı’yla övünme tutkusu ağır basmış.
Hani öyle ki nerdeyse Osmanlı sultanları yenilmez, Osmanlı sultanları Hıristiyanlarla evlenmez, Osmanlı sultanları kimi öldürürse mutlaka haklı öldürür gibi saçma sapan birtakım tabular yaratılmış.
Ve sonunda kimsenin derinliklerine bakmayı göze alamadığı, karanlık boşluk ve uçurumlarla dolu garip bir tarih çıkmış ortaya…
Öyle bir tarih ki, anası babası belli olmayan, yani kimliği saptanamamış şehzadeler bile var içinde…
Koskoca bir tarih, bu kadar özensiz, yüzeysel ve abartmayla şişinme davullarının gümbürtüsünden ibaret olarak mı yazılmalıydı?
ÖRNEĞİN Fatih’in babası II. Murat’a ne kadar gevşek ve suyuna tirit bir yaklaşımla bakılıyor.
iktidarını pekiştirmek için, hem amcası Mustafa Çelebi’yi, hem kardeşi Küçük Mustafa Çelebi’yi öldürten ve öldürmediği en küçük kardeşinin de gözlerini kör eden bu sultan, neden kendi iradesiyle tahtından vazgeçti? Hem de kırk iki yaşındayken…
Yanıt şu:
Canı öyle istedi.
Peki, ikinci kez neden tekrar padişah oldu?
Çünkü oğlu Mehmet küçüktü ve Edirne üstüne bir Haçlı Seferi düzenlenmişti…
Ya bir yıl bile geçmeden yine neden bıraktı tahtı?
Padişahlıktan hoşlanmadığı için bıraktı diyelim.
Öyleyse üçüncü kez niye padişah oldu?
Bir tuhaflık yok mu bütün bu tahttan inip çıkmalarda?..
Prof. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, II. Murat’ın üçüncü padişahlığını bakın nasıl anlatıyor:
“Alınan tertibat üzerine Sultan Mehmet bir av eğlencesi yapmak üzere şehirden dışarı çıkarılacak ve Sultan Murat gizlice getirtilip hükümdar ilan olunacaktı. Bunun neticesinde Sultan Murat gelerek hükümdar olmuş ve Sultan Mehmet de yine eski sancağı olan Manisa’ya gönderilmiştir.”
BESBELLİ ki II. Murat ile oğlu II. Mehmet arasında bir iktidar rekabeti _ olmuş.
Bunu İsmail Hami Danişmend ile Uzunçarşılı da azıcık ima ediyorlar ama, daha ötesini kurcalamıyor ve sorunun aydınlanmasını zamana bırakıyorlar.
II. Murat’ın, ölümünden iki buçuk yıl önce bir vasiyet hazırlamış olması da garip.
Bu vasiyette Bursa’daki türbesine defnedilmesini ve yanına da kimsenin gömülmeme-sini istemiş…
Üç kez tahta çıkan, sonunda da yanına kimsenin gömülmesini istemeyen bir Osmanlı sultanı…
Bizdeki hamasi propaganda koşullanmasına, sanat yaratıcılıkları ağır basmış olsa, kim bilir ne başyapıtlar çıkardı II. Murat’ın gizli kalmış öz yaşamından…
Murat, tıpkı babası Mehmet Çelebi gibi, inme inerek öldü. O sırada kırk dokuz yaşındaydı. Toplam otuz yıl kalmıştı iktidarda. Oğlu II. Mehmet, Manisa’dan Edirne’ye gelinceye kadar, ölümü on altı gün gizlendi. Tarih 1451.
Çelebi Mehmet’ten sonra ölümü gizlenen ikinci padişahtı II. Murat. Ve Bursa’ya gömülen son padişah da o olacaktı.
Akla burada bir başka soru daha takılıyor. Mehmet Çelebi’yle oğlu II. Murat inme iner inmez gerçekten hemen ölmüşler miydi? Yoksa felçli bir padişahın padişahlık edemeyeceğini düşünenler, onlara belgesi ol…?
PROF. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, II.. Mehmet’in üçüncü kez padişah oluşunu da şöyle anlatıyor:
“II. Mehmet, 18 Şubat 1451’de Edirne’de üçüncü defa hükümdar olduğu zaman yaşı on dokuzla yirmi arasında İdi. Sultan Murat öldüğü zaman Mehmet’ten başka Isfendiyar Bey’-in torunu olan hareminden -Hatice Sultan-henüz süt emen Ahmet adında bir çocuğu olmuştu…
…Acele Edirne’ye gelen yeni hükümdar teamül mucibince bu çocuk boğuldu…”
Uzunçarşılı gibi ciddi bir bilim adamı bile, II. Mehmet’in emzikteki kardeşini hemen öldürtmesini, “teamül mucibince” türünden bir kaydırmayla hafifletmeye çalışıyor…
Hangi teamül mucibince?
Fatih, o ünlü yasasını bu olaydan yirmi yedi yıl sonra kaleme alacaktı ve emzikteki kardeşi Ahmet’i öldürterek de “teamül”ü kendi başlatıyordu.
İSMAİL Hami Danişmend ise aynı olayı şöyle anlatıyor:
“Küçük Ahmet, ikinci Murat’ın henüz kundakta bulunduğu rivayet edilen en küçük oğludur. Fatih, Manisa’dan Edirne’ye gelir gelmez, müstakbel bir saltanat müddeisi saydığı bu küçük kardeşini boğdurup tabutunu babasının cenazesiyle beraber Bursa’ya göndermiştir. Osmanlı tarihindeki amca, evlat ve kardeş katilliği ananesine ait vakalar için Osman Gazi, I. Murat, Savcı Bey, I. Beyazıt olaylarına bakınız. Fatih devrinden itibaren bu siyasi idamlar, kanuni bir mahiyet almış ve şehzadelerin saltanat muharebelerine mani
olmak için ‘Kanunname-i Al-i Osman’a’ şöyle bir madde konulmuştur:
“Ve her kimesneye evladumdan saltanat müyesser ola, karındaşların nizam-ı âlem içün katlitmek münasibdür; ekser-i ulema tecviz etmiştür; onunla amil olalar.”
Fatih’in ilk örneğini de vererek koyduğu ünlü kardeş öldürme maddesi bu işte…
ALI Himmet Berki, böyle bir yasa olmadığını iddia ediyor. Ve şöyle diyor: “Fatih ayarında büyük ve Müslüman bir hükümdar ‘günahsız masumların’ öldürülmesini düşünemez bile…”
Prof. Dr. Ahmet Mumcu da, Berki’ye şu yanıtı veriyor:
“Değerli bir hukukçu olan yazarın ciddi olarak böyle bir mütalaa ileri sürmesi gariptir, çünkü Fatih, kardeşi Ahmet’i katlettirdiği gibi, bundan sonra onun bu hususta koyduğu kesin kurala dayanarak, tahta çıkan Osmanlı hükümdarları, kardeşlerini katlettirmişlerdir. Sayın Berki’nin bu tarihi gerçeği göz önüne almadan, ciddi olarak ileri sürdüğü iddiasını tabii ki kabul etmek imkânsızdır.”
Mehmet on dokuz yaşında üçüncü kez Edirne’de tahta çıkınca, hemen emzikteki kardeşi Ahmet’i boğdurtarak, onun da cenazesini, babası II. Murat’ın cenazesiyle birlikte Bursa’ya göndertti. Bu tamam, bunu biliyoruz. Ancak yine aynı II. Mehmet, Karaman seferine çıkmadan önce Bizans’la bir anlaşma yapmıştı.
Bu anlaşmada, Bizans’ın elinde bulunan Osmanlı hanedanına mensup Şehzade Orhan’ın salıverilmemesi için Çorlu çevresini Bizans’a terk ediyor ve daha önceki padişahlar gibi oda Bizans’a yılda üç yüz bin akçe
ödemeyi kabul ediyordu.Kimdi bu Şehzade Orhan?Babası kimdi, anası kimdi, hangi padişahın oğlu yahut torunuydu?
Bunu bilmiyoruz işte…
ödemeyi kabul ediyordu.Kimdi bu Şehzade Orhan?Babası kimdi, anası kimdi, hangi padişahın oğlu yahut torunuydu?
Bunu bilmiyoruz işte…
YILDIRIM’ın yenilip tutsak düşmesinden sonra, Süleyman Çelebi, Edirne’de saltanat kurmaya giderken,
Bursa’ya uğrayıp en küçük kardeşi Kasım’la Fatma’yı yanına almış ve kendilerini Bizans İmparatoru Manuel’e rehin olarak bırakmıştı. Bu olay malum…
Ancak tarihçi Dukas ile Halkondil’e göreyse Yıldırım’ın oğullarından bir şehzade daha sığınmış Bizans’a… Onun da adı Yusuf-muş. Orhan değil… O Yusuf’u da kimsenin bildiği yok.
Ve Bizans’ın elindeki şehzadelerden biri, ya Kasım, ya Yusuf, Ortodoks dinini kabul etmiş. Vaftiz babalığını da İmparator Manuel yapmış.
Yıldırımın Ortodoks olan bu şehzadesi ölünce de Prodromos manastırının kapısının iç tarafına gömülmüş…
Bunlar saklanacak değil, en küçük ayrıntısına kadar açığa çıkartılacak çok önemli olaylar…
FATlH’in serbest bırakılmaması için haraç ödemeyi kabul ettiği Şehzade Orhan, nasıl düşmüş Bizans’ın eline?
O da bilinmiyor.
Kritovulos, Şehzade Orhan’ın Çelebi Mehmet’in oğlu olduğu kanısında… Yani Fatih’in amcası olduğu kanısında…
Halkondil ise aynı Orhan’ın Süleyman Çelebi’nin torunu olduğu kanısında…
Osmanlı tarihçilerinde ise bu konuda da çıt yok.
Ve dikkat edilirse, hep Bizans’la olan ilişkilerin ayrıntılarında çıt yok…
Oysa en üstünde durulacak büyük insancıl serüvenlerle dramlar, asıl bu ilişkilerde saklı… Hem de bütün dünyanın ilgisini çekecek evrensel boyutlarda…
Bunları Müslümanlıkla Hıristiyanlığın dövüşü ve rekabeti olarak görmek yanlıştır. Tarihin içinde kendiliğinden gerçekleşmiş, evrensel nitelikte insancıl oluşumlardır bunlar.
Ayrıca sanatsal yaratıcılıklara da yeni ufuklar açacak özellikte, çarpıcı, gizemli, okyanus dipleri bakirlisinde duygu yüklü titreşimleri vardır çoğunun.
OSMANLI tarihinde birçok karanlık nokta, boşluk ve kopukluk olduğu kesin…
Tarihi salt bir propaganda aracı olarak kullanma derdine düştün de, olayları kendi gerçeklerinden koparıp, o propagandaya göre ayarlamaya kalktın mı, insanlık jürisi önündeki beyinsel itibarını aşındırmaya başlıyorsun…
Osmanlı’nın zaman zaman kimlerle anlaşıp, kimlerle dövüştüğü ortada… Hıristiyanlar kadar Müslümanlarla da savaşmış, Müslümanlarla anlaştığı kadar Hıristiyanlarla da anlaşmış, kendine özgü, garip ve geometrisiz bir egemenliktir Osmanlılık…
ibretle bakılacak yönleri, imrenerek bakılacak yönlerinden daha çoktur.
OTUZ altı padişahtan her biri dönemindeki ülke haritasını çizmeye kalkın… Kimse kolay kolay böyle bir işin
üstesinden gelemez…
Hangi sınır ne zaman belirlendi, hangi sınır ne zaman değiştirildi; sanıldığı kadar berrak değildir…
Ve önüne gelen kendi keyfine ve tabulaştınlmış şablonlara göre bir şeyler yakıştırıp gitmiştir Osmanlı tarihine…
YAZIYI seven biri olarak Türkiye’de iki şeye çok üzülürüm.
Biri, mahkeme tutanaklarının o kadar kötü yazılmasına…
İki, tarihsel olayların da mahkeme tutanakları kadar özensiz ve bulanık yazılmasına…
Gerek adaletinde, gerek tarihinde yazılı anlatımlarını, anıtsal bir aydınlığa kavuştura-mamış toplumların uygarlık çiçekleri, her zaman kavruk kalıyor.
CUMHURİYETTEN bu yana “kadın hakları” konusunda çeşitli örgütler kurulmuş, önemli atılımlar gerçekleştirilmiş, ateşli demeçler verilmiş, alevli söylevler söylenmiş; makaleler, kitaplar yazılmış, filmler ve TV dizileri yapılmıştır.
Nedense kimsenin aklına padişah karısı olduğu için çocukları öldürülmüş olan bahtsız ve acılı annelerin arada sırada anılarını tazelemek ve mezarlarına bir buket gül koymak gelmemiştir.
Kadın hakları, savunusu, yaşamakta olan kadınların hakları yanında, tarihsel bir katmerleşmeyle geçmişten rüzgârlanıp gelen “tüm kadınlığın da hakları” nı kapsamalı ve daha geniş boyutlu bir eylem olmalıdır aslında…
O zaman çok daha köklü, çok daha volkanlı, çok daha -yan çizilemeyecek- bir somutluk kazanır.
ÖRNEĞİN Bursa’da eski Kükürtlü Kaplıcası’nın yanında, kimsenin pek ilgilenmediği bir türbe vardır.
Hatice Sultan Türbesi…
Candaroğlu Isfendiyar Bey’in güzelliği dillere destan torunu Hatice Sultan… II. Murat’a şehzade Ahmet’i doğurmuş olan Hatice Sultan… Ve üvey oğlu Fatih tahta çıktığı gün, henüz memedeki şehzadesi öldürülmüş olan Hatice Sultan… Kocası Sultan II. Murat’ın cenazesiyle birlikte küçücük oğlunun cenazesini de Bursa’ya yolcu eden Hatice Sultan…
Kadın haklan da, annelik duyguları da, her türlü siyasal yorumun dışında, kendine özgü bir ağırlığa sahiptir. Onun için tarihteki olaylara sade “egemenlikler” açısından değil, bu açılardan da bakmak bir uygarlık “alto-metre”sidir. Hangi düzeye kadar yükselinmiş olunduğunu gösterir.
Ayrıca Hatice Sultan’ın türbesi, bir ölçüde esrarengiz bir türbedir de… Ne kapısında, ne içinde, ne herhangi bir köşesinde, orada kimlerin yattığını gösteren bîr “kitabe” vardır.
Ve Hatice Sultan’ın türbesini paylaşan kabirlerin de kimlere ait olduğu tam bilinmemektedir.
OSMANLİ tarihinin askeri başarılar açısından doruktaki özeti, Fatih Sultan II. Mehmet’in İstanbul’u almış olması…
Dünyanın en güzel kentini bize armağan ettiği için kendisine şükran borcumuz var.
Fatih, çok aşamalı bir beyinsellikle Osmanlı İmparatorluğu’nu Doğu Roma Impara-torluğu’na dönüştürmek istemiş, o yönde çok üst düzey politikalar izlemiş ama değişik dünyaların toplumsal koşulları, böyle bir sentezin gerçekleşmesine olanak vermemiştir. Ayrıca böyle bir sentezin özlemi, derinlerden birikerek büyüyen toplumsal tepkilere yol açmış, kendisinden sonra tahta çıkan oğlu II. Beyazıt’a, “Veli” lakabının takılmasına neden olmuştur…
Otuz yıl iktidarda kaldıktan sonra, kırk dokuz yaşında dünyadan ayrılan Fatih’in, zehirlenerek öldürüldüğü iddiaları boşuna çıkmamıştır ortaya… Bizans’ı yıkmak yerine, onun başına geçme aranışı, besbelli ki pek hazmedilememiştir çevresinde…
SULTAN Mehmet’in çağdaşı olan Aşık Paşazade, Fatih’in ölümünü imalı bir dille şöyle anlatıyor: “Vefatına sebep ayağunda zahmet vardı. Tablbler Macundan aciz oldular. Ahir tabib-ler cem oldular. İttifak Ittüler. Ayağından kan aldular. Zahmet ziyade oldu. Şarab-ı fariğ ver-düler. Allah rahmetine vardı.”
Hekimler nasıl bir ilaç vermişlerse, Fatih o ilacı içer içmez ölmüş. Hem de yine Aşık Pa-şazade’nin deyimiyle “ciğeri doğranarak…” Yani acılardan kıvranarak… Tarih 1481.
Ve Aşık Paşazade, Fatih’in ağzından sorar:
Neyçün bana kıydı tabibler? Bilerek mi kıydılar, bilmeyerek mi? Bu soru da sonsuza dek yanıtsız kalacak…
FATİH, “Kanunname-i âl-i Osman” adlı temel yasayla, o yasanın içindeki ünlü “kardeş katli” maddesini, otuz yıllık iktidarının son yıllarında ve son veziriazamı Karamanı Mehmet Paşa zamanında kaleme aldırdı.
Metni hazırlayan da Nişancı Leyszade Muhammed-lbni-Mustafa Paşa’dır.
Hukuk açısından savunulacak hiçbir yanı yoktur o maddenin.
Kaldı ki Osmanlı hanedanının içini tam
yarattığı anarşiyi de önleyememiştir.
“Ve her kimesneye evladımdan saltanat müyesser ola, karındaşların nizam-ı âlem için katletmek münasiptir…”
Fatih, eski bir Moğol geleneğine sadık kalarak, “Her kardeşin saltanat üstündeki hakkı eşittir” ilkesinden hareket etmiş, “Kim başa geçerse ötekileri öldürüverip egemenliği tekelinde tutsun” demeye getirmiş.
Ve “Kim ki kardeşlerin en büyüğüdür, saltanat ona müyesser olur” diyememiş.
Bu madde için Prof. Dr. Ahmet Mumcu şöyle yazıyor:
“…Fatih gene de, taht değişikliklerinde anarşiyi tam anlamı ile önleyememişti. Bu durumda Yeniçerilerin ve ulemanın desteğini alan şehzade, padişah oluyordu. Doğu memleketlerinde herkesin kuvvetli ve otoriteli kimselere İtaat etmesi geleneği ve İstanbul’a gelip hazineyi ele geçirenin ulema ile Yeniçeriyi elde etmesi İle kudret kazanması, onun hükümdar olmasını gerektiriyor; sonra da ‘egemenliğin bölünmezliğini’ temin ve nizam-ı âlem için de kardeşlerini öldürüyordu/’
BURADA üzücü olan nedir bilir misiniz?
Kişi hak ve özgürlükleri daha 1215’te, yani Osmanlı devletinin kurulmasından seksen beş yıl önce İngiltere’de “Magna Carta Libertatum” yasasıyla güvence altına alınmıştı.
O temel yasada şöyle deniyordu: Madde 39- Hiçbir özgür kişi, kendi denklerinin hukuken geçerli bir hükmü ya da ülke yasalarının gerektirdiği durumlar dışında tutuklanamaz, hapse atılamaz.mallarından ve yasal haklarından yoksun bırakılamaz.sürgü-ne gönderilemez ya da hiçbir biçimde zarara uğratılamaz; biz (kral olarak) ona saldırmayacağımız gibi, kimseyi de üzerine saldırtmaya-cağız.
Ve II. Sultan Mehmet, “Magna Carta”-dan 262 yıl sonra, 1477-1480 arasında, padişah olan şehzadenin kardeşlerini öldürebileceği ilkesini getiriyordu.
GETlRlYORDU da ne oluyordu? Prof. Ahmet Mumcu’nun dediği gibi: “Fatih’in saltanatın İntikali konusunda bir usul koyamaması ,onun ölümü ile iki oğlu Beyazıt ve Cem arasında derhal bir saltanat kavgasına yol açıyordu…”
II. Beyazıt, Fatih’in sert siyasetini yumuşatacağına söz vererek, Kapıkulu ocağını ele geçiriyordu.
Fatih’in son veziriazamı Karamani Mehmet Paşa, Fatih’in ölümüyle II. Beyazıt’tan yana ayaklanan Yeniçeriler tarafından Cem’i tuttuğu için linç ediliyordu.
O Karamani Mehmet Paşa ki, sade Fatih’in ünlü yasasını onaylamakla kalmamış, I. Beyazıt’ın Kosova savaşında hükümdar olur olmaz kardeşi Yakup Bey’i boğdurmasını da pek yerinde görmüştü…
Talihin ve tarihin garip bir cilvesi, I. Beyazıt’ın kardeş cinayetini çok doğru bulmuş olan bir veziriazamı, bu kez de yine kardeş kavgası yüzünden II. Beyazıt’ın yandaşları parçalayarak öldürüyordu. Böylece, Yeniçerinin linç ederek öldürdüğü ilk veziriazam da Karamani Mehmet Paşa oluyordu.
II.Beyazıt’la kendisinden on bir yaş küçük olan kardeşi. Cem arasındaki iktidar kavgası, tam bir anarşi ortamı içinde başladı.
II. Beyazıt otuz dört, Cem Sultan da yirmi üç yaşındaydı.
Fatih ölünce, Karamani Mehmet Paşa, Amasya Valisi olan Beyazıt’a haber göndermişti.
Ama el altından Konya valisi olan Cem’e de, ağabeyinden daha önce gelivermesi için haber göndermişti.
Beyazıt’ı tutan Yeniçeriler, Cem’e uçurulan haberi öğrendiler ve hem Karamani’yi parçaladılar, hem de birçok konağı yağmaladılar.
Sonunda II. Beyazıt hükümdar oldu ama Cem’le kavga bitmedi.
Ve hem acıklı, hem de reziline bir öykü başladı.
CEM, Rodos şövalyelerine sığındı.
Şövalyeler bir yandan II. Beyazıt’la pazarlığa giriştiler, bir yandan da Osmanlı sultanının Rodos’u kuşatmasından korktuklarından Cem’i Fransa’ya götürdüler.
II. Beyazıt, şövalyelere yılda kırk beş bin altın vermeyi kabul ederken, Fransa Kralı’yla da, ödeyeceği haracın hesabını yapmaya başladı.
Şövalyeler, Cem’i bazen tekrar Rodos’a getiriyor, bazen tekrar Fransa’ya götürüyorlardı.
Bu hazin tutsaklık sırasında Cem ayrıca bir baronun kızına da âşık oldu… O sırada Mısır’daki annesiyle karısı da kendisini kurtarmak için yine Rodos şövalyelerine boyna para veriyorlardı.
Cem’in oradan oraya tutsak olarak dolaştırılması yedi yıl sürdü. Sonunda Fransa Kralı ve şövalyeler, Papa VIII Thmocent’la anlaştılar. Cem, Papa’-ya teslim edildi.
II. Beyazıt’ın yılda ödediği kırk bin altından artık Papa da pay alıyordu.
II. Beyazıt, kardeşinden kesinkes kurtulmak azmindeydi. Cem’in öldürülmesi karşılığı üç yüz bin altın ödeyeceğini bildirdi.
Bunu öğrenen Fransa Kralı VIII Charles» İtalya seferi sırasında Cem’i o tarihteki Papa Alesandre Borgia’dan aldı.
Ve tam o günlerde Cem, yüzü gözü şişerek öldü. Tarih 22 Şubat 1495.
Söylentilere göre Papa Alexandre Borgia, Cem’i zehirledikten sonra teslim etmişti. Fransa Kralı VIII Charles’a… Cem öldüğünde otuz dört yaşındaydı.
Cesedi öldükten dört yıl sonra 1499’da II. Beyazıt’ın isteğiyle Napoli’den Bursa’ya getirilmiş ve daha önce ölmüş olan ağabeyi Mustafa’nın yanına gömülmüştür.-
Cem’in çocukları ne oldu? O çocukların da öyküleri sade acıklı değil, Osmanlı tarihi için ayıplı öykülerdir.
Fatih Sultan Mehmet, -belki çok garip görünecek ama- sağlığında Beyazıt’la, Cem’in birer oğlunu yani kendi öz torunlarından ikisini yanında rehin tutuyordu.
Beyazıt yahut Cem, kazara Fatih’e baş kaldırırlarsa, Fatih de onların oğullarını, yani kendi öz torunlarını öldürecekti…
Bize İstanbul’u armağan eden Sultan II. Mehmet’in, kendi çocukları arasında kurduğu iktidar denklemi böyleydi.
BEYAZIT’ın oğlunun adı Korkut, Cem’in oğlunun adı da Oğuz Han’dı. II. Beyazıt tahta çıktaktan sonra, Edirne’de bir ziyafet vermiş ve ziyafete Fatih’in eski veziriazamlarından Gedik Ahmet Paşa’yı da davet etmişti.
Gedik Ahmet Paşa, Cem yanlısıydı ve Cem’in oğlu Oğuz Han’ı bir süre koruyup kollamıştı.
II. Beyazıt, ziyafet sırasında Gedik Ahmet Paşa’ya “ölüm” işareti olan kara kaftan armağan etti ve yemeğin sonunda da kendisini cellatlara boğdurttu.
Sonra da İstanbul muhafızı İskender Paşa’ya şu fermanı gönderdi:
“Kulum İskender! Biti sana vasıl olduğu gibi bilesin ki Gedik’! tepeledim; gereklidir ki sen de Cem’in oğluna mecal vermeyip boğdurasın ki gayet mühimdir…”
İskender Paşa boğdurttu Cem’in oğlu Oğuz Han’ı. Tarih 1483. Yani Cem’in ölümünden on iki yıl önce…
PROF. İsmail Hakkı Uzunçarşılı’nın
yazdığına göre:
“Cem’in diğer oğlu Murat, Mısır’da ailesinden ayrılarak Rodos’a gelmiş ve orada kalarak Katolik olmuştur. Rodos, Kanuni Sultan Süleyman zamanında zaptedllince, ele geçen Murat İle oğulları öldürülüp, İki kızıyla (Gevher Melek ve Ayşe sultanlar) İle zevcesi İstanbul’a yollanmıştır. Ali hakkında (Cem’in üçüncü oğlu) bir bilgimiz yoktur. Yalnız bunun bir kızı olduğunu biliyoruz.”
II. Beyazıt’ın sonu ne oldu? Kendisi daha iktidarkeyken oğulları arasında taht kavgası çıktı ve küçük oğlu Yavuz Selim, kendisini tahttan indirerek, gerçeğe yakın bir söylentiye göre, öldürttü.
Böylece I. Beyazıt’tan sonra zorla tahttan indirilmiş ikinci padişah da II. Beyazıt oluyordu.
BİZİM okullarda genellikle en cansız geçen derslerden biri de tarihtir, öğrenciler büyük çoğunlukla içlerinden uyuklayarak girip çıkarlar tarih derslerine.
Bunun nedeni “tarih”in çekimsiz bir konu olması değil, derslerin çok yanlış bir yöntemle sunulması ve özellikle kendi geçmişimize ait bölümlerin bir övgü ezberine dönüştürülmesidir.
Ne zaman nasıl kaybedildiğini pek de kimsenin anımsamadığı yerlerin, hangi kahramanlıklarla nasıl alındığını bülbül gibi sıralayıvermenin; gençlerde “analitik” bir tarih bilinci yaratma açısından değeri ne kadardır ki, çekiciliği de o ölçüde vazgeçilmez olsun?
Tarih, geçmiş bir zaman dilimi içinde olup bitmiş şeyleri yeniden otopsi masasına yatırmak ve daha önceki dönemlere ait toplumsal olguları bir laboratuar incelemesinden geçirmek uğraşıdır.
Bir övgü ezberiyle değil, tartışmaya açık eleştirilerin mantıksal neşteriyle ancak “İlginç bir canlılık” kazanabilir.
SOMUT bir örnek sunalım: Fatih II. Mehmet, on dokuz yaşında Edirne’de tahta çıktığı sırada, Johannes Gutenberg, Almanya’nın Mainz kentinde ilk matbaayı icat etmişti bile…
Aslında iyi bir kuyumcu olan Gutenberg neden böyle bir icatla uğraşıyordu ki?..
Para kazanmak için.
Bir kitabı basarak çoğaltmanın büyük para getireceğini görmüştü. Aynı görüşü paylaşan zengin ortaklar da bulmuştu kendisine… Sonradan o ortakların bazılarıyla mahkemelik bile oldu.
Neden aynı dönemde hiçbir Osmanlı, bir kitabı basıp çoğaltarak çok para kazanılabileceğini aklından bile geçirmedi?
Böyle bir sorunun yanıtını aramak, tarihi toplumsal bir laboratuar olarak kullanmaya başlamak sayılabilir.
Bugün de Türkiye’de çok az kitap basılıyor ve çok az kitap satılıyor.
Bunun bir nedeni de, kitaba yatırılacak sermayenin getireceği kârdan, aynı miktar paraya bankaların verdiği faizin daha yüksek ve daha garantili olması…
Ancak şu da çok kesin ki, Fatih dönemindeki Osmanlı dünyasıyla, Gutenberg’in dünyası arasındaki fark, bugün de aynı açığı sürdürüyor.
Çağdaşlıkla beyinsellik arasındaki ilişkiyi hâlâ keşfetmiş değiliz. Bunu keşfedemediğimiz sürece, 21. yüzyılın yerine olsa olsa ancak kargayla kurbağa yakalayabiliriz.
1495’te II. Beyazıt, kardeşi Cem’in öldürülmesi için Papa Alexandre Borgia’ya üç yüz bin altın önerdiği sı-^ Cristophe Colomb, çoktan Atlas Okyanusunu geçmiş ve “Yeri! Dünya “da koloniler kurmaya başlamıştı.
Biz İstanbul’u atmasına aldık, ama iki şeyi de o sıralarda atladık; biri matbaanın icadını, öteki okyanusların keşfini…
Batı’yla Doğu arasındaki “çağdaştık” uçurumlarının büyümesinde bu iki faktörün etkisi, durmadan kendi kendisinin karesiyle şahlanan bir rol oynadı…
OSMANLI dünyasında “kardeşin kardeşi öldürme” yasasına rağmen, iktidar kavgaları eski hışmıyla sürüp gidiyordu. Sade şehzadeler birbirleriyle çatışmıyor, padişahlar da oğullarıyla çatışmaya başlıyordu.
II. Beyazıt’ın sekiz oğlu olmuştu. Kendisi altmış yaşına geldiğinde, bunların sadece üçü kalmıştı hayatta: Ahmet, Korkut ve Selim…
Fatih’in yerine yirmi dokuz yaşında hükümdar olan Sultan Beyazıt-i Velî, otuz yıllık iktidarı sonunda bir hayli yorulmuş ve ruhsal çöküntülere düşmüştü. Bunda üç oğlu arasında gitgide artan sürtüşmelerle gerginliklerin de payı vardı.
Bir an önce tahttan ayrılmak ve yerine yaşça en büyük olup olmadığı hâlâ tartışmalı bulunan şehzade Ahmet’i hükümdar yapmak istiyordu.
Küçük şehzade Selim, böyle bir eğilimden kuşkulu olduğu için, daha önce durumu babasıyla konuşmuş; II. Beyazıt da, sağlığında iktidarı bırakmayacağına dair Selim’e söz vermişti.
II. Beyazıt şimdi bu sözü yok sayıyor ve şu fermanı çıkarıyordu:
“…Muaccelen Ahmet Han’ı getürün ve benim fermanımı yerine getlrün; mülkü sahibine vîrem, tahtı vârisine teslim ktlam…”
II.Beyazıt’ın üç şehzadesi de, aralarından kim padişah olursa ötekileri öldüreceği için, birbirlerini dikkatle gözetliyorlardı.
Nitekim Selim, babasının fermanını haber aldı ve kendisine verilmiş olan sözün çiğnendiğini görerek, kırk bin kişilik bir kuvvetle Çorlu’da babasının kuvvetlerinin bulunduğu “Karıştıran” ovasına geldi.
Sözde babasını ziyaret ederek elini öp öpmeye gelmişti.
Şehzade Ahmet’in padişah olmasını isteyenler, II. Beyazıt’ı Selim’e karşı kışkırtmak için, padişahın içinde bulunduğu saltanat arabasının perdelerini açtılar ve:
Elinizi öpmeye gelen oğlunuzun kuvvetini görüre; mürettep ve müsellah askerlerle oğul, babayı böyle mi ziyaret eder, dediler.
PADİŞAH II. Beyazıt’la oğlu Selim arasında savaş başladı. Selim’in kuvvetleri bozuldu. Selim de kaçtı.
Artık Ahmet’in hükümdarlığı kesinleşmiş gibiydi. Padişah olmak için kalktı, İstanbul yakınlarına geldi.
Ne var ki Ahmet’in İstanbul’a girmek için babasından izin istediği akşam, üç bin yeniçeri “Ahmet’i istemezük” diye ayaklandı.
Veziriazam Hersekzade Ahmet Paşa’-nın, ikinci vezir Koca Mustafa Paşa’nın, Rumeli Beylerbeyi Hasan Paşa’nın, Kazaskerlerden Müeyyedzade Abdurahman ve Nişancı Tacizade Cafer Çelebi’lerin evlerini yağma ettiler. Veziriazam, korkudan saklandı ve hemen azledildi.
Ahmet de Anadolu’ya geri döndü ve yeğeni şehzade Mehmet’in vali olduğu Konya’yı kuşattı.
YENİÇERİLER, Selim’in padişah olmasında diretiyordu. Sultan II. Beyazıt, çaresiz Selim’i İstanbul’a davet etti.
Selim kalkıp geldi İstanbul’a… Ama babasıyla sarayda değil, açık havada at üstünde konuşmayı kabul etti. Saraya girerse tuzağa düşürülmekten korkuyordu. Baba- oğul konuştular. II. Beyazıt, “Asker neredeyse ben oradayım” diyerek, tahtı oğlu Yavuz Selim’e ister istemez terk etti.
Eski padişahın artık tek isteği yılda iki milyon akçe maaşla, Dimetoka’ya gitmekti.
İsteği kabul edildi ve görkemli bir heyetle yola çıkarıldı. Yeni padişah Yavuz Selim de, babasını uğurladı.
Ama II. Beyazıt, daha Dimetoka’ya varmadan Çorlu civarında ansızın oluverdi. Yavuz, babasını hem tahttan indirmiş, hem de zehirletmişti.
I. Beyazıt’ı Ankara Savaşı’nda Timur devirmişti. II. Beyazıt’ı da oğlu Yavuz Selim devirmiş oldu. Tarih, Nisan 1512.
CEM’in oğlu Oğuz Han’ı koruyup kolladığı; için, önce Fatih’in eski veziriazamlarından Gedik Ahmet Paşa’yı idam ettiren, sonra yeğeni Oğuz Han’ı boğdurtan; sonra da kardeşi Cem’in öldürülmesi için Papa’ya üç yüz bin altın gönderen II. Beyazıt’ın, oğlu Yavuz tarafından devrilip zehirlenmesi üstüne, kendisinin ağzından türküler yakıldı:
Benim ekmeğimi tahvif edenler Beni koyup Selim Şah’a gidenler Hakikat rahına doğru varanlar Görün beyler bana nitti Selim Şah.
II.Beyazıt, Yavuz’a tahtı bırakırken ufak bir ricada bulunmuştu: – Sana karşı koymadıkları sürece kardeşlerini öldürme… Yavuz:
• Hı… hı… demişti.
Dedesi Fatih II. Mehmet, böyle günler için değil de, hangi günler için yapmıştı ki o ünlü yasayı?:.
Yavuz, şehzade boğdurmaya önce ölmüş ağabeylerinin çocuklarından başladı.
Bursa’ya geldi… Ve…
İlk olarak merhum ağabeyi Şehinşah’ın oğlu Mehmet’i boğdurdu.
Sonra merhum ağabeyi Mahmut’un oğulları Musa, Emin ve Orhan’ı boğdurdu.
Sonra merhum ağabeyi Atemşah’ın oğlu Osman’ı boğdurdu.
Sonra da sıra hayattaki iki ağabeyine geldi, Korkut’la, Ahmet’e…
GERÇİ şehzade Korkut (Fatih’in rehin tuttuğu torunu):
• Benim vicdanımda mülk ve devlete cidden rağbet yoktur, muradım bir köşede huzur,edip devam-ı devletiniz duasına muvazebettir, diyordu ama…
Yavuz da yaş tahtaya basmak istemiyordu.
Tuttu önde gelen kişilerin ağzından şehzade Korkut’a “başkaldırmayı öneren” kışkırtıcı mektuplar yazdı…
Korkut da bu oyuna düştü ve gerekirse saltanata sahip çıkabileceğini açığa vurdu.
VAY… Demek hâlâ hırsı vardı şehzade Korkut’un… Yavuz, Bursa’dan kalkıp doğru Manisa’ya şehzade Korkut’un sarayını kuşatmaya gitti.
Korkut haber aldı Yavuz’un geldiğini. Yükte hafif pahada ağır ne varsa toparlayıp, sakatını da beyaza boyayarak sarayının arka kapısından tüydü. Üç hafta kadar mağaralarda saklandı. Bir köylü saklandığı yeri ihbar etti. Yavuz’un adamları yakaladılar Korkut’u. Bursa’ya getirilirken de bir gece Emet kasabasında uyuduğu sırada, Kapıcıbaşı Sinan Ağa tarafından kementle boğuldu. Cesedi Bursa’da Orhan Gazi türbesine gömüldü.
Şehzade Korkut’un oğlu, Yavuz Selim’-in yanında rehin duruyordu. Yavuz onu da boğdurdu.
SIRA geldi Yavuz’un ikinci ağabeyi şehzade Ahmet’e…
Yavuz önce şehzade Ahmet’le gizli gizli mektuplaşan veziriazam Koca Mustafa Paşa’yı Bursa’da boğdurdu.
Sonra şehzade Korkut’a uyguladığı yöntemi, şehzade Ahmet’e de uyguladı. Devlet adamlarının ağzından kendisine şu mealde mektuplar yazdı: “Şehzadelerin ve veziriazam Koca Mustafa Paşa’nın katlinden çok muzdarip ve zor durumdayız. Ordunuzla Bursa’ya gelirseniz, size hemen İltihak edeceğiz…”
Şehzade Ahmet inandı bu mektuplara…Ve Bursa’yı kuşatmak için yola çıktı.
Yenişehir Ovası’nda ordular karşılaştı.Şehzade Ahmet, yazılan mektupların uydurma olduğunu anlamıştı ama, iş işten geçmişti.
Savaşı sürdürmek zorunda kaldı. Ordusu bozuldu, kendisi de attan düşerek yakalandı.
Padişah olan küçük kardeşi Yavuz Selim’in karşısına getirdiler şehzade Ahmet’i. Hayatının bağışlanmasını rica etti Yavuz’dan…
Sultan Selim kulak asmadı bu ricaya ve şehzade Ahmet’i hemen boğdurttu.
Ahmet’i de, Korkut’u boğmuş olan Kapıcıbaşı Sinan Ağa boğdu kementle…
ŞEHZADE Ahmet’in oğullarına gelince:
Süleyman’la Alaaddin, Kahire’ye kaçıp orada vebadan öldüler.
Murat, Şah İsmail’in yanına kaçtı, orada öldü.
On beş yaşındaki Kasım da Memluk Sultanı Gavri’nin yanına kaçtı.
Yavuz Selim, Mısır’ı zapte gidince…
Kasım, kölelerinin ihbarı üstüne Yavuz’un adamları tarafından yakalandı ve zindana kondu.
O sırada Sultan Selim Şam’daydı. Kasım’ın yakalandığını kendisine bildirme olanağı yoktu. Üstelik Kasım’ın her an kaçırılması da söz konusuydu…
Yavuz Selim’in adamları, düşündüler, taşındılar, şehzade Ahmet’in oğlu şehzade Kasım’ı öldürmeye karar verdiler ve kendisini boğduktan sonra, başını keserek bir çekmece içinde Yavuz Selim’e götürdüler…
Şehzade Ahmet’in Osman adındaki oğlunun ne olduğu ise pek bilinmiyor.
FATİH yasası, sadece “karındaşların”katline izin verirken, uygulamada “öldürme eylemi” şehzadelerin çocuklarını da kapsamıştır.
O kadar ki Hammer’e göre, sade şehzadeler ve şehzadelerin oğulları değil, padişah kızlarının oğullan dahi doğar doğmaz boğularak öldürülüyorlardı.
Bütün bu siyasal cinayet bolluğu yine de Osmanlı İmparatorluğunda iktidar kavgalarıyla, sık sık baş gösteren ve gitgide kronikleşen ayaklanmaları önleyememiştir.
Yavuz Selim de onca siyasal cinayete rağmen ancak sekiz yıI kalabildi iktidarda. Elli yaşında sırtında çıkan bir “şirl pençe” yüzünden ayrıldı dünyadan… Tarih 1520.
Oğlu Kanuni Sultan Süleyman’ın ise öldüreceği erkek kardeşi yoktu.
O sadece kendisine kafa tutan iki oğluyla bazı torunlarını ve büyük amcası Cem’in oğluyla torunlarını öldürttü.
Haydi bu kez de azıcık sinematografik bir girişle başlayalım yazıya. Yıl 1522… Rodos’un denize bakan tepelerinden birindeki “Erİmccastro” şatosunun avlusu…
Ayaklarında kısa konçlu şövalye botlarıyla, bacaklarına sımsıkı yapışık siyah bir Şövalye çorap-pantolu; sırtında fitilli dilimleriyle mor kadifeden, geniş omuzlu, daracık belli bir şövalye ceketi; belinde, dört parmak kalınlığında, ortası tokalı bir şövalye kemeri ve sapı sedef kakmalı bir hançer bulunan orta yaşlı bir adam, kuşkulu bakışlarla avludaki arabaya eşya yükleyip duran uşakları izliyor…
Yânında, kendisi gibi giyinmiş yirmi yaşlarında bir delikanlı duruyor; onun da yanında, şapkası tül peçeli, uzun roplu bir hanım ve iki genç kız var…
Besbelli ki şatodaki aile, bir yerlere gitmeye hazırlanıyor.Derken.,.
Başı tolgalı, eli kargılı bir yığın asker giriveriyor şatonun avlusuna ve şövalye ailesinin çevresini kuşatarak, tutukluyorlar hepsini…
Tutuklananlar, Fatih Sultan Mehmet’in Cem Sultan’dan olma torunu Şehzade Murat ile, onun oğlu Şehzade Cem ve karısıyla iki kızıdır,
KANUNİ Sultan Süleyman, 1520’de babası Yavuz Selim’in yerine tahta çıktığı zaman yirmi beş yaşındaydı. Büyük
amcası Cem Sultan’ın Alexandre Borgia tarafından zehirlenerek öldürüldüğü yıl, yani 1495’te doğmuştu.
Tahta çıkmasından iki yıl sonra Rodos’u kuşatıp orasını zaptetti.
Ve adanın bundan böyle Osmanlı egemenliğine geçtiğini kabul eden anlaşmaya da gizli bir madde koydurdu.
Rodos şövalyelerinin başkanı Villiers de L’lsle Adam, Cem Sultan’ın Rodos’ta yaşamakta olan şehzadesi Murat’la ailesini kendisi-ne teslim edecekti.
Kanuni’nin aşırı ısrarı üstüne, Rodos şövalyelerinin başkanı, Cem’in elli yaşındaki oğlu Şehzade Murat’la oğlu Cem’i ve karısıyla İki kızını tutuklatıp, I. Süleyman’a teslim etti.
ŞİMDİ olayı bir de İsmail Hami Danişmend’in anlatımından okuyalım: “Bu prensin hangi tarihte Mısır’dan Rodos’a gelip şövalyelere iltica ettiği belli değildir.
…Belki de Yavuz’un Mısır seferi esnasında Kahire’den kaçıp Rodos’a can atmıştır. Şehzade Murat, Rodos’ta pek iyi karşılanmış ve kendisine ‘Erimocastro’ şatosu tahsis edilmiştir.
…Karısıyla çocukları da yanında bulunan Şehzade Murat, Rodos muhazarasında şehrin içine çekilmiş ve şehir teslim olduğu zaman mağluplarla beraber, Avrupa’ya kaçmak üzere şövalye kıyafetine girip, bir yahut iki oğluyla beraber yolculuğa hazırlanmıştır.
Vlliiers de L’lsle Adam, antlaşmadaki gizli madde gereğince, zavallı Şehzade Murat’la ailesini Kanuni’ye teslim etmiştir. Sultan Cem’in, dünyaya gelmiş olmaktan başka bir kabahat! olmayan o bedbaht varisi, bir yahut iki oğluyla beraber 27 Aralık 1522 Cumartesi gönü boğularak idam edilmiş ve karısıyla iki kızı da İstanbul’a gönderilmiştir.”
PROF. İsmail Hakkı Uzunçarşılı da şöyle yazıyor:
(“Sultan Süleyman bunlara Müslüman mı, Hıristiyan mı olduklarını sordu, Murat Hıristiyan olduklarını söyledi; bunun üzerine Murat İle oğlu Cem boğdurulup karısı ile iki kızı İstanbul’a gönderildi…”
(“Sultan Süleyman bunlara Müslüman mı, Hıristiyan mı olduklarını sordu, Murat Hıristiyan olduklarını söyledi; bunun üzerine Murat İle oğlu Cem boğdurulup karısı ile iki kızı İstanbul’a gönderildi…”
. ,
YAVUZ Selim, sekiz yıllık bir iktidardan sonra 1520’de, elli yaşındayken öldüğü zaman, arkasında altı kız çocuğuyla sadece bir erkek çocuğu bırakmıştı. O nedenle de Sultan I. Süleyman olarak tahta çıkan o erkek çocuğu, Uzunçarşılı’nın dediği gibi, “kendisine rakip olacak kardeşleri bulunmadığından dolayı, kardeş cesedi üstüne basarak çıkmamıştı tahta.” 1300’de devleti kuran Osman Gazi’den Kanuni’ye kadar sıralanan dokuz padişah arasında, Orhan Gazi’den başka, aile yakınlarından birilerini öldürmemiş hiç kimse yoktu.
Erkek kardeşi bulunmadığı için Kanuni, ellerini kana bulaştırmadan iktidara gelmiş İkinci Osmanlı hükümdarı sayılacaktı nerdeyse…Ama olmadı…
Padişahlığının ikinci yılı bitiminde Rodos’u alınca, büyük amcası Cem’in oğluyla torununu inat ve ısrarla yakalatıp, laf ola boğdurttu ikisini de…
Oysa her ikisi de diri değiştirip Katolik oldukları için, siyasal bir rekabete girişmelerinin, binde bir dahi olasılığı yoktu.
Kanuni Sultan Süleyman ki ,tahta çıktıktan sonra ,o zamana kadar gizli tutulmuş bir erkek kardeşi olduğunu öğrenmiş ve ona asla dokunmamıştı.
O kardeşin adı Üveys Paşa’ydı.Yavuz Selim’in şehzadeliği sırasında, bir cariyeyle olan ilişkisinden dünyaya gelmişti. Cariye Yavuz’dan gebe kalınca, kendisi önemli kişilerden birisiyle evlendirilmiş ve doğum gizli tutulmuştu. Bebek de Yavuz’un sarayına alınmıştı.
I.Süleyman, gizli kardeşi Üveys Paşayı öldürmek şöyle dursun, Yemen’e -biraz uzakça dahi olsa- beylerbeyi olarak atadı.
Ve Üveys Paşa’nın oralarda, çıkan bir ayaklanmada öldürüldüğünü öğrenince de, gözleri dola dola:
O benim baba bir kardeşimdi diye bir süre içini çekti. Tarih 1545.
Kendisine:
Onu niçin fitne ihtimaline binaen öldürtmediniz? diye sorulduğu zaman da şu yanıtı vermişti:
Gönlümdeki Allah korkusu o işe daima engel olmuştur.
GİZLİ kardeşi Üveys Paşa’yı öldürtmesine gönlündeki Allah korkusunun engel olduğu Kanuni Sultan Süleyman, işin içine Hürrem Sultanla damadı Rüstem Paşa’nın kışkırtmaları girince, en ya
kın dostu ve veziriazamı İbrahim Paşa’yı da gözünü kırpmadan boğdurtacaktır, oğlu Şehzade Mustafa’yı da, hatta Hürrem’in ölümünden sonra hızını alamayıp ikinci oğlu Şehzade Beyazıt’ı da ve hatta onların çocuklarını, yani özbeöz torunlarını da…
_
kın dostu ve veziriazamı İbrahim Paşa’yı da gözünü kırpmadan boğdurtacaktır, oğlu Şehzade Mustafa’yı da, hatta Hürrem’in ölümünden sonra hızını alamayıp ikinci oğlu Şehzade Beyazıt’ı da ve hatta onların çocuklarını, yani özbeöz torunlarını da…
_
KANUNİ Sultan Süleyman’ın büyük oğlu Şehzade Mustafa, Kanuni henüz Manisa’da şehzade iken, Lehistan kökenli okluğu söylenen Mahidevran Sultan’dan doğmuştu.
Ne yapmalı ki Mahidevran Sultan’a çok çabuk yeni bir kuma geldi, bir Rus papazının kızı olduğu söylenen Roksalan, yani Osmanlı tarihlerindeki adıyla, Hürrem Sultan…
Hürrem Sultan da dört oğlan çocuğu doğurdu I. Süleyman’a: Selim, Beyazıt, Mehmet ve Cihangir…
Bunlardan Şehzade Mehmet, Manisa sancak beyiyken genç yaşta öldü.{Kanuni’nin padişah olduğu yıllarda da peş peşe üç oğlu ölmüştü. Üçü de küçük yaştaydılar.}
Ve I. Süleyman ,kırkını aşımca ve hükümdarlığının on altıncı yılına basınca…
Hürrem Sultan düşünmeye başlamıştı.
Sultan Süleyman ölecek olursa, yerine kim geçecekti?
Gerçi Şehzade Mustafa en büyük şehzadeydi ama, Hürrem kendi doğurduğu Şehzade Beyazıt’ın hünkâr olmasını istiyordu.
En büyük engel, padişahın hem çocukluk arkadaşı, hem de on üç yıllık veziriazamı Makbul İbrahim Paşa’ydı.
İbrahim Paşa, Şehzade Mustafa’dan yanaydı.Öyleyse önce İbrahim Paşa engelini ortadan kaldırmak gerekiyordu.Kulaktan kulağa hemen bir fısıltı dolaştırılmaya başlandı:Veziriazam İbrahim Paşa, padişah olma sevdası güdüyor…
Sonunda Kanuni’nin kulağına kadar geldi bu söylentiler.Kanuni de zaten bir hayli şımarmış olan İbrahim Paşa’ya kızıyordu…Veziriazam, Ramazan ayının 22. gecesi,6 Mart 1536’da, saraya davet olundu ve o gece saraydaki dairesinde uyurken, cellat Ali’yle yardımcıları tarafından boğularak öldürüldü.
ARADAN geçti on yedi yıl…
Kanuni Sultan Süleyman neredeyse altmışına dayanmıştı…
Hayattaki dört oğlundan Şehzade Mustafa otuz dokuz, Selim otuz, Beyazıt yirmi sekiz, Cihangir de yirmi üç yaşındaydılar…Ve babalan yaşlandıkça hepsinin de kaygısı artıyordu.Hürrem Sultan’ın derdi, ne yapıp yapıp oğlu Şehzade Beyazıt’ı padişah yapmaktı…Büyük Şehzade Mustafa hakkında bir çürütme tezgâhı hazırlandı.
Şöyle ki:Veziriazam Rüstem Paşa, Kanuni ile Hürrem Sultan’ın damadıydı.
Ve çok yakındı Hürrem Sultan’a…
Oturdu, Şehzade Mustafa’nın Iran Şahı’yla gizlice mektuplaştığını gösteren birtakım uydurma mektuplar yazmaya başladı. Mektupların altına Mustafa’nın taklit ettiği imzasını atıyordu.
.
O sıralarda Iran Şahı Tahmasb, Osmanlıya karşı saldırıya geçmişti. Kanuni Sultan Süleyman da, İstanbul’da kalmış ve İran’ın üstüne Rüstem Paşa’yı göndermişti.
Veziriazam Rüstem Paşa ,Aksaray’a gelince durdu ve Kanuni’ye şu haberi gönderdi:
‘’Asker,Şehzade Mustafa’ya eğilimli.Kocadığı için sefere çıkamayan padişahı taht tan indirip, yerine Mustafa’yı çıkarmak gerektiği, söylentileri dolaşıyor. Padişahın bizzat gelerek ordunun başına geçmesi için, orduyu Aksaray’da bekletiyorum,”
KANUNİ Sultan Süleyman bu haberi alınca Rüstem Pâşa’yı geri çağırdı. 1553 Ağustos’unun sonlarında da Iran seferine bizzat kendisi çıktı.
Bundan sonrasını Prof. İsmail Hakkı Uzunçarşılı’nın anlatımından okuyalım:
“…(Kanuni’nin yönettiği) Ordu Bolvadin’e gelince, Manisa Valisi Şehzade Selim, orduya gelerek el öptü. Bundan sonra padişah, Konya Ereğlisi’ni geçip Âktepe konağına gelince, sefere katılacak olan Şehzade Mustafa, orduya iltihak ederek çadırı kuruldu.
Ertesi günü, kanun üzere ileri gelen devlet adamları Mustafa’nın çadırına gidip el öptüler ve hil’at giydiler! Bundan sonra şehzade, babasının elini öpmek üzere divanhane çadırına geldi. Vezirler selamlayıp, önüne düşüp, çadıra kadar getirdiler; çadıra girdiği zaman, babasını göremeyince şaşırdı. Yedi dilsiz kendisini karşıladılar ve hemen üstüne atılarak boğmak istediler. Şehzade Mustafa bunların elinden kurtulup babasının yanına doğru kaçarken saray hademelerinden Zal Mahmut Âğa arkasından yetişip şehzadeyi altına alıp boğdu.”
ŞEHZADE Mustafa boğulurken, Kanuni Sultan Süleyman da aynı çadırın içinde bir perdenin gerisinde miydi, değil miydi; tartışmalıdır.
Mustafa’nın boğulmasına yardımcı olan Zal Mahmut, sonradan vezir olmuş olan Zal Mahmut Paşa’dır. Pehlivanlığıyla ünlüymüş.
Mustafa’yı kurtarmak için peşinden içeri girmek isteyen adamları ise, divanhane çadırının kapısı önünde öldürülmüş.
Bir söylentiye göre de Şehzade Mustafa’yı boğmaya kalkan yedi dilsiz cellat, daha önce Makbul İbrahim Paşa’nın boğulmasına yardım eden dilsiz cellatlarmış.
Mustafa’nın öldürüldüğünü öğrenen yeniçeriler, Veziriazam Rüstem Paşa’ya karşı ayaklanmaya kalkmışlar. Kanuni Sultan Süleyman da, hemen o sırada Rüstem Paşa’yı veziriazamlıktan azletmiş.
KANUNÎ’NİN pek sevdiği için yanından hiç ayırmadığı kamburumsu ama ince, zarif, şair küçük bir oğlu daha vardır, Cihangir. Cihangir’in de annesi Hürrem Sultan’dır.
Ancak Cihangir, öz ağabeylerinden çok, üvey ağabeyi Şehzade Mustafa’ya hayran-mış. Onun Aktepede nasıl boğularak öldürüldüğünü görünce, bu karabasanlı ağır acıya dayanamamış ve aynı yıl o da ölmüştür.
MUSTAFA’nın öldürülmesiyle ilişkili olarak, ikinci bir siyasal cinayet daha işlenmiş. Onu da İsmail Hami Danişmend’den öğreniyoruz:
“Bu büyük faciayı, ikinci bir facia daha takip etmiştir, Osmanlı menbalarında meskut geçildiği halde Garp menbalarına akseden bir rivayete göre Sultan Mustafa’nın Bursa veyahut Amasya’da bulunan küçük yaştaki oğlu da dedesinin emriyle bugünlerde anasının kucağından alınıp boğularak idam edilmiştir.”
TAŞLICALl Yahya Bey, Şehzade Mustafa’nın öldürülmesi üstüne, o yıllarda yeniçerilerin ağzından düşmeyen bir mersiye yazmıştır.
Şöyle başlayan bir mersiye: “Meded meded ki cihanın yıkıldı bir yanı Ecel Cetallleri aldı Mustafa Hanı…”
Rüstem Paşa, ikinci kez veziriazam olduğu zaman, bu mersiyeyi yazmış olmasından ötürü Taşlıcalı Yahya Bey’i öldürtmeye kalkmış, ancak Kanuni bu idama karşı çıkmış ve Taşlıcalı’yı otuz bin akçelik bir zeamet ile Izvornik Sancağı’na göndererek, İstanbul’dan uzaklaştırmıştır.
E tuhaf bir rastlantı, Kanuni’nin yerine oğlu Beyazıt’ı hazırlamak için onca hainane planlar yapıp, kanlı dolaplar çeviren Hürrem Sultan, I. Süleyman’dan sekiz yıl önce, Şubat 1558’de oluvermiştir.
iki oğlu da birbirine düşmüşler; Şehzade Beyazıt, İran’a kaçmak zorunda kalmış ve orada çocuklarıyla birlikte boğularak öldürülmüştür.
1300’den 1566’ya kadar saltanat sürmüş on padişah içinde Sultan I. Süleyman, oğlu Savcı Bey’i öldüren Sultan I. Murat’tan sonra, evladını idam ettiren ikinci padişah olmuştur; hem de bir değil iki evladını…
Süleyman muhteşem olmasına muhteşemdi. Ama anlaşılıyor ki acımasız olmasına da aşırı acımasızdı.
BİZDE “Cumhuriyetçilik” anlayışıyla inancının, geçmişten kaynaklanan köklü bir düşünce akımına dayanmaması ve antik çağlarla da köprü kuran “cumhuriyetçi bir felsefenin” yüzyıllar içinde derinliğine işlenerek, toplumun ortak bilincine, damla damla mal edilmemiş olması; ister istemez Osmanlı tarihini de tabulaştırarak, önünde her zaman diz çökülmesi gereken bir toteme çevirmiştir.
, Osmanlı İmparatorluğunun politikalarıyla Osmanlı sultanlarını, yerden yere çalarak ilk kez kim eleştirmiştir biliyor musunuz?
Gazi Mustafa Kemal…
1 Mart 1922’de Büyük Millet Meclisi’nin üçüncü toplantı yılını açarken yaptığı konuşmada şöyle diyordu:
“…yedi asırdan beri cihanın dört bir köşesine sevk ederek kanlarını akıttığımız, kemiklerini topraklarında bıraktığımız ve yedi asırdan beri emeklerini ellerinden alıp İsraf eylediğimiz ve buna mukabil dalma tahkir ve tezlil İle mukabele ettiğimiz ve bunca fedakârlık ve ihsanlarına karşı nankörlük, küstahlık, cebbarlıkla uşak seviyesine İndirmek istediğimiz, bu gerçek sahibin huzurunda (o zamanki Türk köylülerini kastediyor) bugün utanç ve saygı İle hakiki durumumuzu alalım…”
İzmir İktisat Kongresi’nde yaptığı konuşmada da şöyle diyordu:
“… bizim milletimiz de böyle Fatihlerin arkasında serserilik etmiş ve kendi ana yurdunda çalışmamış olmasından dolayı bir gün onlara (Iktlsaden güçlenmiş olan ülkelere) mağlup olmuştur…”
YİRMİ beş yıl kadar önce bir gün, Gazi’nin bu eleştirilerindeki yıldırımlı cümlelerden birini, tırnak içinde bir yazıma almıştım.
Bir hafta sonra C.Savcılığı’ndan bir çağrı geldi.
Savcı, Gazi’ye ait olan cümlede suç unsuru görmüştü. Yazıda Gazi’nin adı geçmediği için de; beni, daha önce açtığı davaların uzantısında bir kez daha zora sokmak fırsatını yakaladığına inanıp, hakkımda yeni bir soruşturma başlatmaya kalkmıştı. (Yazar düşmanlığı gerçekten çok gelişmiştir bizde)
Sorgulamada, içinde suç unsuru bulunduğu iddia edilen cümlenin Atatürk’e ait olduğunu söyledim ve kaynağını gösterdim.
Savcı:O zaman başka, dedi, keşke o sözü Atatürk’ün söylemiş olduğunu da yazsaydınız…
O zamanki Cumhuriyet Savcısı’nın ceza hukuku anlayışına göre, yazılan söz Gazi’ye ait olunca nurani ve rahmani; başkasına ait olunca da melunane ve iblisane oluyordu…
SİVİL yahut militer, yüreğinde yanan vatan aşkının ateşiyle başa geçip bozuklukları düzeltmek ve resmi siyah arabalarda egemenliğini fosurdatmak isteyen yüzlerce politikacı, yerli yersiz “Atatürk şöyle dedi, Atatürk böyle dedi” diye az gırtlak patlatmamıştır.
Bir tanesinin nutkunda dahi, Gazi’nin Osmanlı sultanları hakkında İzmir iktisat Kongresi’nde yapmış olduğu geniş analizlerden bir tek alıntı bulamazsınız.
Neden?Çünkü beyinselliklerinîn öz elektriğinde, “Cumhuriyetçilik felsefesinin” elektronları yoktur.
Cumhuriyetçiliğin ne olup ne olmadığını tüm boyutlarıyla algılayamadan, demokrasi taklidi yapmaya kalkınca, anlamsız ve belalı bir takım kör dövüşlerinden kurtulamamak da olağandır.
KANUNİ Sultan Süleyman’ın büyük oğlu Şehzade Mustafa’yı boğdurtmasına, damadı ve veziriazamı Rüstem Paşa neden olmuştu.
Şehzade Mustafa’nın babası aleyhinde İran şanıyla mektuplaştığını iddia ederek, altına Mustafa’nın imzasını taklit edip attığı, bir takım uydurma mektuplar yazmıştı.
Bu yetmemiş, ayrıca Mustafa’nın yeniçeriyle bir olup Kanuni’yi devirme hesaplan içinde olduğu haberlerini uçurmuştu padişaha…
Rüstem Paşa, Hürrem Sultan’ın da damadıydı. Kanuni’nin ondan olma kızı Mihrimah Sultan’ın kocasıydı.
Ve Hürrem Sultan, kendi oğullarından şehzade Beyazıt’ın tahta çıkması için, damadıyla birlikte hazırlıyordu bütün bu kumpasları.
SULTAN Süleyman’ın kumandasındaki ordu Iran üstüne giderken, Konya Ereğlisi’nden sonra Aktepe mevkiinde Şehzade Mustafa idam edilince, yeniçeriler öfkelenmişti.
Kanuni de ortalığı yatıştırmak için veziriazam Rüstem Paşa’yı o an azletmiş, yerine Kara Ahmet Paşa’yı veziriazam yapmıştı.
Prof. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Rüstem Paşa hakkında şunları yazıyor:
“Rüstem Paşa İkinci defa veziriazam oluncaya kadar zevcesine alt (Mihrimah Sultan) Üsküdar’daki sayfiyesinde oturmuş, zevcesi ile kayınvalidesinin çevirdikleri dolap neticesinde Kara Ahmet Paşa katledilince, Rüstem Paşa davet edilerek İkinci defa veziriazam tayin olunmuştur.”
Hürrem Sultan, kızı Mihrimah Sultan ve kocası veziriazam Rüstem Paşa’nın, -I. Süleyman’ın da onayıyla- gerçekleştirdikleri siyasal cinayetler listesine bir bakalım:
Veziriazam Makbul İbrahim Paşa (Şehzade Mustafa yanlısı olduğu için.)
Şehzade Mustafa…
Veziriazam Kara Ahmet Paşa (Rüstem Paşa’nın yerine geçtiği için.)
RÜSTEM Paşa’nın bütün bu kanlı entrikalarla sağlanmış serveti, ne kadardı acaba?
Onların da bir bölümünü sıralayalım:
Bin yedi yüz köle.
iki bin dokuz yüz savaş atı.
Bin yüz altı deve.
Yedi yüz bin sikke-i hasene (altın).
Beş bin dikilmiş kaftan ve elbise.
Bin yüz adet üsküf.
Altı yüz gümüş eyer, beş yüz altın eyer, bin beş yüz gümüş at başlığı ve yüz otuz çift altın özengi…
Kalıp altın, nakit altın ve gümüşle karışık altın.
Gümüş eşya ve mücevherat bunların dışında…
Bütün bunlar imparatorluğun zenginliğine uygun bir servet ölçüsünü aşıyordu. Kanuni ölüp de yerine Sarı Selim geçtiği zaman, yeniçeriye dağıtılacak cülus akçesi bulmakta zorluk çekilmiş ve yeniçeri bir ayaklanma gösterisi yapmıştı.
tan
ŞEHZADE Mustafa’nın idamı ve onun acısına dayanamayarak ölen Şehzade Cihangir’den sonra, Kanuni Sultan Süleyman’ın sadece iki oğlu kalmıştı hayatta: Şehzade Selim ve Şehzade Beyazıt… ikisi de Hürrem’den doğmuştu.
Ve küçük kardeş, Beyazıt, annesinin, kız kardeşinin ve eniştesi Rüstem Paşa’nın kanlı çabaları sonunda, artık yürekten inanıyordu ki, babasının yerine kendisi padişah olacaktır.
Şehzade Selim de, annesinin, kardeşi Beyazıt için çalıştığını biliyor ve şöyle diyordu:
Tevekkel-tü ta-al-Allah, mukadderat ne ise o olur.
SİZ gelin görün ki, 1558 Şubat’ında Hürrem Sultan birden oluverdi.. Kanuni ölürse, yerine oğlu Beyazıt’ı çıkarmak için her türlü kanlı üçkâğıdı çevirmiş ve Kanuni’nin ölümünden tam sekiz yıl önce ayrılıvermişti dünyadan…
Hürrem Sultan’ın ölümüyle Şehzade Setim ve Şehzade Beyazıt, gözü dönmüş iki boğa gibi birbirlerine düştüler.
Sultan Süleyman, oğulları arasındaki bu çekişmeyi hafifletmek için bir çare düşündü.
Şehzade Selim’i Manisa Valiliğinden alıp, Konya’ya atadı.
Şehzade Beyazıt’ı da, Kütahya’dan Amasya’ya…
Selim hemen itaat etti babasının fermanına…
Beyazıt’ın ise içine bir kurt düştü… Neden İstanbul’a yakın olan Kütahya’dan, çok daha uzak olan Amasya’ya gönderiliyordu?
Babası ölünce çarçabuk başkente gelip tahta çıkamasın diye mi?
Ve direndi Amasya’ya gitmemekte.
I. Süleyman her iki oğluna da, nasihatçi olarak iki vezir gönderdi; Selim’e, o zamanlar henüz veziriazamlığa çıkmamış olan Sokullu Mehmet Paşa’yı; Beyazıt’a da Vezir Pertev Paşa’yı…
Kanuni Süleyman, oğulları kavgayı sürdürürlerse tahtı yeğeni Osman-Şah Bey’e bırakacağını da söylüyordu. Osman-Şah Bey, Yavuz’un kızı ve Kanuni’nin kız kardeşi Hatice Sultan’ın oğluydu.
Ve o sıralarda damat Rüstem Paşa ikinci kez veziriazam olmuştu.
RÜSTEM Paşa’nın rakibi ve düşmanı olan bir Lala Mustafa Paşa vardı. Şehzade Beyazıt’ın emrinde ve ona bağlı olan bir paşaydı.
Rüstem Paşa ikinci kez veziriazam olduğunda, Lala Mustafa Paşa’dan öç almak için, allem kallem onu Şehzade Selim’in yanına göndertti. Selim, kardeşini tutmuş olan Lala Paşa’yı ezip mahvetsin diye…
Ama hesap ters çıktı.
Lata Mustafa Paşa, birinci sınıf bir Selim yandaşı ve birinci sınıf bir Beyazıt düşmanı kesildi.
Ve Beyazıt’ı tuzağa düşürmek için bir mektup tezgâhı da o kurdu.
Şehzade Selim’in bilgisi altında, Şehzade Beyazıt’a, “Selim’in yok edilmesi gerektiğini” anlatan mektuplar yazıyordu.
Beyazıt, Lala Mustafa Paşa’yı kendisinden bildiği için, o da Selim’i nasıl yok edeceğinin planlarını Lala Paşa’ya mektuplarla iletiyordu.
Lala Mustafa Paşa da Beyazıt’ın mek tuplarını babası Kanuni Sultan Süleyman’a gönderiyordu.
KANUNİ Sultan Süleyman, oğlu Beyazıt’a nasihat mektupları yazıyordu: “Beyazıt Han’ım, biraderinle nifak ve şikakı defetmek husul-i meramına sebeptir, benim hayır duamı almak İstersen bundan sonra bu yakışıksız hallerden sakın…”
Lala Mustafa Paşa, padişahın küçük oğluna gönderdiği mektuptan yolda yakalatıyor ve mektubu götüren ulağı da öldürüyordu.
Ve bütün bu serkeşlikle terslikleri Şehzade Beyazıt’ın yaptığın» bildiriyordu Kanuni’ye…
Beyazıt’ın babasından özür dileyen mektupları da yolda yakalanıyor ve o mektuplar da I. Süleyman’ın eline geçmiyordu. (Tam bir gerilimli sinema senaryosu).
VEZİRİAZAM Rüstem Paşa, Selim’in yanındaki Lala Mustafa Paşa’nın “mektuplar” konusunda çevirdiği hokkabazlığı öğrenmişti. Ne var ki, vaktiye Şehzade Beyazıt’ı tutup, Şehzade Mustafa’yı öldürtmüş olduğu için, bir kez daha savunamıyordu Beyazıt’ı…
Lala Mustafa Paşa da, veziriazam Rüstem Paşa’nın Beyazıt’ı kışkırttığını söylüyordu Sultan Süleyman’a…
Bu yüzden padişah, veziriazamının söylediklerine hiç güvenmiyordu.
ŞİMDİ bundan sonrasını Prof. İsmail Hakkı Uzunçarşılı’nın kaleminden okuyalım:
“Nihayet bu hileli hareketlerin tesiri görülüp, maiyyetine epey kuvvet toplamasının ve kardeşi Selim üzerine gitmek istemesi üzerine Beyazıt, babasına karşı âsi ilan edilerek Sokollu Mehmet Paşa kumandasıyla İstanbul’dan kuvvet sevk edildi. Beyazıt, Selim ile yaptığı Konya muharebesinde evvela galip gelmiş ise de sonra bozularak Amasya’ya kaçtı; İş İşten geçtikten sonra Lala Mustafa Paşa’nın kendisini İğfal ettiğine vakıf olup babasına affı için arızalar takdim ettiyse de, bunlar da yolda Lala Mustafa Paşam eline geçerek imha edildi. Neticede derdini babasına anlatmaya muvaffak olamayan Beyazıt, dört oğlunu yanına alıp, haremini Amasya’da bırakarak bin kadar adamıyla İran’a gitmek üzere yola çıktı.”
Ve yine Uzunçarşılı’nın kaleminden:. “Sultan Süleyman tarafından İran Şahı Tahmasp Han’a yazılan namede Beyazıt’ın teslimi veya idam olunması ısrarla Şah’tan İstenmiş ve üç defa heyet gidip gelmişti. Padişah Şah’a bir çok para vaat ettiği gibi saltanat rakibinden kurtulan Şehzade Selim de İran Şahı’na heyet ve hediyeler yolladı.
Nihayet üçüncü defa olarak giden Van Beylerbeyi Hüsrev Paşa ve Kapıcıbaşı Sinan Ağa ve Selim tarafından da gönderilen Çavuşbaşı Ali Ağa’dan mürekkep heyet, Şah Tahmasb’ı İkna ve İtma ile Şehzadeyi, Selim’in adamları teslim alıp onu orada dört oğluyla boğdular.”
“Şah, Beyazıt’ı teslim etmeyeceğine ve öldürmeyeceğine dair yemin etmiş olduğundan durumu nazikti. Bu yemin işi için bir tevil çaresi bulundu. Şah, Şehzade’yl Padişah’a teslim etmeyerek, Selim’in göndereceği heyete teslim edeceğini bildirdi ve öyle yapıldı.” Tarih 1561,
Şu da İsmail Hami Danişmend’in açıkladığı bir ayrıntı: “.. Beyazıt’ın Orhan, Abdullah, Mehmet, Mahmut ve Osman isimlerinde beş oğlu vardır; bunların ilk dördü babalarıyla beraber İran’da şehit edilmiş ve üç yaşlarında bulunduğu rivayet edilen en küçük oğlu Osman da babasının İran’a firarı üzerine Amasya’dan nakledilmiş olduğu Bursa’da anasının kucağından alınarak boğulmuştur.”
OSMANLI tarihi çok daha derinliğine incelendiğinde, bizdeki politika kavgalarının hangi tür alışkanlıklardan geliştiğini ve zaman zaman gölgesini günümüz demokrasisine dahi nasıl yansıttığını sanırım daha açık anlarız. hem de çok bilmiş saraylılardan Raziye Ha-tun’la birlikte…
Canfeda Kalfa, padişaha sunulacak cariyelerin eğitiminden sorumluydu. Ve hem saray ilişkilerinde, hem de hükümet işlerinde akıl almaz bir etkenliğe sahipti.
Eh… Raziye Hatun da, az çok öyleydi…
III..MURAT’ın yirmi bir yıllık iktidarı süresince, babası olduğu çocukların sayısı yüzü bir hayli aştı… Kimi tarihçiye göre yüz dört oldu, kimi tarihçiye göre yüz on dört.
Böylece Osmanlı sultanları arasında çocuk yapma rekorunu da o kirdi; Bu sürü sepet çocuk ordusundan, boyna birileri ölüyor ve yine onlara boyna birileri ekleniyordu.
III. Murat 1595’te kırk dokuz yaşındayken öldüğü zaman, arkasında tam kırk yedi tane çocuk bırakmıştı.
Bunlardan yirmisi erkek, yirmi yedisi de kızdı.
Erkeklerin en büyüğü o sıralarda yirmi dokuz yaşında olan Şehzade Mehmet’ti. Safiye Sultan’dan; o büyük Venedik ailesi Bafo’ların cilveli, hoş ve ihtiras şeytanlı kızından doğmuştu.
ŞEHZADE Mehmet, babası III. Murat’ın yerine, Sultan III. Mehmet olarak çıkar ‘çıkmaz, erkek kardeşlerinin ondokuzunu da boğdurttu.
Babası III. Murat, sadece “Sultan Murat’lar” arasında en çok kardeş öldürme rekoruna sahipti.
III. Mehmet, tüm Osmanlı pâdişâhları arasında ve bir daha asla kırılamayacak biçimde sahip oldu bu rekora…
Ayrıca boğdurttuğu iki ergin şehzadeden daha önce hamile kalmış olan yedi cariyeyi de, ilerde ne ölür olmaz, diye denize attırdı.
Ve bir de on altı yaşındaki büyük oğlu Şehzade Mahmud’u boğdurttu.
Böylece I. Murat’la, I. Süleyman’dan sonra oğlunu öldüren üçüncü padişah da yine o oldu.
ŞEHZADE Mahmut, kendisine saygı duyduğu şeyh efendilerden birinin etkisi altında, padişah babasının aleyhinde mektuplar yazmaya başlamış bazı önemli kişilere…
Mektuplar kızlar ağası aracılığıyla elde edilmiş.
Ve Şehzade Mahmut önce hapsedilmiş.
Sonra da boğdurulmuş.
Ve annesi de denize atılmış.
Ve ayrıca büyük şehzadeyi bu yola iten şeyh efendi de denize atılmış.
Ve bu işe bulaşmış daha kimler varsa, hepsi denize atılmış. Tarih Haziran 1603. III. Mehmet de bu olaydan yedi ay sonra, otuz yedi yaşındayken ölmüş. Ancak sekiz yıl sürebilmiş iktidarı.
SULTAN III. Mehmet arkasında iki oğul bırakmıştı. Ön dört yaşındaki Ahmet’le, on üç yaşındaki Mustafa…
On dört yaşında tahta çıkan I. Ahmet’in değil çocuğu, henüz sünneti bile yoktu.
Babası III. Mehmet, unutmuştu şehzadelerinin sünnetini. Oysa kendisi için kendi babası III. Murat, dillere destan öyle bir sünnet düğünü yapmıştı ki, iki ay süreyle tüm İstanbul tam bir Osmanlı karnavalının şenliğini yaşamıştı.
Kim bilir belki de Sultan Mehmet, kendi sünnetinin çok uzun sürmüş olan o şenlikleri sırasında bir hayli sıkıldığı için unutmuştu oğullarının sünnetini…
HENÜZ sünnet olmadan tahta çıkmış bulunan I. Ahmet, kardeşi on üç yaşındaki Mustafa’yı boğdurtursa ve sonra kazara kendisine de bir emrihak vaki olursa, Osmanlı tahtı sahipsiz kalacaktı.
Onun için Mustafa’yı “akılca zayıftır size bir ziyanı dokunmaz” gerekçesiyle boğdurtmadılar ve kendisini bir kafese kapamakla yetindiler.
Böylece Fatih’in 1477’den sonra resmileştirdiği “kardeşin kardeşi öldürme” yasası, sünnet bile olmadan padişah olmuş Ahmet’in küçüklüğü yüzünden azıcık rafa kalktı.
Sultan I. Ahmet’i de tahta çıktıktan sonra sünnet ettiler.
I. Ahmet, on dört yıl kalabildi iktidarda ve yirmi sekiz yaşındayken öldü. Tarih 1617.
Sultan I. Ahmet, sünnet olmadan tahta çıkmış, ama yirmi sekiz yaşında öldüğü zaman arkasında bir Sultanahmet Camii ve yedi şehzade bırakmıştı:
Osman, Mehmet, Murat, Beyazıt, Süleyman, Kasım ve İbrahim.
En büyük Şehzade Osman, henüz on üçündeydi.
Ve ilk kez tahta, bir padişahtan sonra — çok küçük olduğu için— oğlu değil, kardeşi çıktı.
Kanuni’yle birlikte kendiliğinden yeni bir gelenek başlamıştı. Tahta çıkan şehzadeler ya hayatta tek olan şehzadelerdi, ya en büyük olan şehzadelerdi.
Ve I. Ahmet’ten sonra yeni bir gelenek daha başlıyor, ölen padişahın kardeşi Mustafa. tahta çıkıyordu. Tarih 1617.
I. Mustafa, tahta çıktığı zaman yirmi yedi yaşındaydı. Ne var ki düpedüz deliydi. Cinneti saklanamayacak bir duruma geldiğinden, saltanatı ancak üç ay on gün sürebildi ve kendisini tahttan indirdiler.
Böylece I. Mustafa da,, Timur’un yenip tutsak alarak tahttan indirdiği I. Beyazıt’tan ve Yavuz Selim’in ordu tehdidiyle tahttan indirdiği babası II. Beyazıt’tan sonra, kendi iradesi dışında tahttan indirilmiş üçüncü padişah oluyordu.
Mustafa’nın üç aylık saltanatından sonra, Osmanlı tahtına ister istemez I. Ahmet’in büyük şehzadesi on üç yaşındaki II. Osman çıkanldı. Tarih 1618.
Iİ. Osman’ın, tarihsel lakabıyla Genç Osman’ın, altı erkek kardeşi vardı. Çocuk padişah bir süre dokunmadı onların hayatına. Hepsi kapatıldıkları kafeslerde, her gün cellat bekleyerek, nefes alıp vermeye devam ettiler. Ancak II. Osman, iktidarının üçüncü yılında Lehistan seferine çıkarken, kendisinin yokluğunda herhangi bir “olupbitti” olasılığını engellemek için, altı kardeşinden en büyüğü olan Şehzade Mehmet’i boğdurttu. Tarih 1621.
OYSA bir yıl sonra kendisini de yeniçeriler devirip öldürecek ve tarihe Osmanlı sultanları arasında tahttan indirilmiş dördüncü, ama tahttan indirildikten sonra öldürülmüş ilk padişah olarak geçecekti.
KANUNİ Sultan Süleyman, kırkaltı yıl sürmüş saltanatlıyla, otuz altı padişah içinde en uzun saltanat rekorunu kırdıktan sonra, Zigetvar seferinde yetmiş bir yaşındayken öldü. Tarih 1566.
Tahta çıktığında 6 kız kardeşinden başka hiç erkek kardeşi olmadığı için kardeş öldürmek zorunda kalmamıştı. Ancak yine de iktidarı sırasında büyük amcası Cem Sultan’ın oğluyla torununu kendi iki oğlunu ve altı tane de erkek torununu boğdurttu. ‘! öldüğü zaman tahtın sadece bir vârisi vardı, hayattaki tek oğlu II. Selim, yahut Sarı Selim.
SARİ Selim ehli keyif bir adamdı. Kafayı
çekmesini sevdiği için adı aynı zamanda Sarhoş Selim’e çıkmıştı.
çekmesini sevdiği için adı aynı zamanda Sarhoş Selim’e çıkmıştı.
Iki özelliğinden biri, zevkine pek düşkün olmasıydı, ikincisi de, -iktidara geçtikten sonra – ne ailesinden, ne de veziriazamlarından kimseyi öldürmemiş olması…
Orduyla birlikte sefere çıkmayan ilk padişah odur, İstanbul’da ölmüş olan ilk padişah da odur.
Uzunçarşılı’nın yazdığına göre, şehzadeliğinde henüz çok gençken yakın dostu Celâl Bey’le oturmuş içiyorlarmış. Bir ara kadehini kaldırarak sormuş:
“Halk arasında bizim için ne derler, saltanatı kime tahmin ederler?”
Celal Bey de, Sultan Mustafa’yı askerin, Şehzade Beyazıt’ı da Hürrem Sultan’la babasının ve Rüstem Paşa’nın tuttuğunu, onların bu tür uğraşları yanında, kendisinin hiçbir önlem almadığını söylemiş.
Selim:
“Sultan Mustafa’yı en kuvvetlisi istesin, Beyazıt Han’ı ana ve babası talep etsin; Selim fakire de mevlası rağbet etsin; biz safa-mızı görellem, yarının sahibi var” demiş.
Ve kalkık tuttuğu kadehi dikmiş başına.
II.Selim kırk dört yaşında, on birinci Osmanlı padişahı olarak çıktı tahta… Babası Kanuni’nin son veziriazamı Sokullu Mehmet Paşa’ya kızını verdi ve tüm devlet yönetimini ona bırakarak, sekiz yıllık iktidarı süresince “rahat ve huzur içinde sadece keyfederek yaşadı.”
Bir gün sarayda yaptırmış olduğu hamamı gezdiği sırada, ayağı kayarak düşüp hastalanmış ve bir süre sonra da -bir söylentiye göre- bir şişe Kıbrıs şarabı içip, ölmüştür. Tarih Aralık 1574.
Siz kaderin cilvesine bakın ki, padişah Sarhoş Selim’in adını taşıyan en evrensel anıt, Mimar Sinan’ın Edirne’de yapmış olduğu Selimiye Camii’dir.
Divan şiirini sevenler de günümüzde bile hâlâ sık sık anımsarlar ondan arta kalmış olan şu güzel beyiti:
Biz bülbül-l muhrik-dem-l şekva-yı firakız Ateş kesilir geçse saba gülşenimizde.
II. Selimin on bir çocuğu vardı; yedi oğlan, dört kız.
Yedi şehzadeden Mehmet, kendisinden iki yıl önce ölmüştü.
Ve kendisi de ölünce, veziriazam Sokulu Mehmet Paşa, Manisa’da sancak beyi olan en büyük Şehzade Murat’a çarçabuk haber göndererek, tahta çıkmaya Murat’ı davet etti.
İstanbul’da bulunan öteki beş şehzade, babaları II. Selim’in öldüğünden habersiz tutuldular.
Şehzade Murat, Manisa’dan koştura koştura Mudanya kıyısına geldi. Sözde kendisini Kaptan Kılıç Ali Paşa alacaktı.
.’ Ama ortalıkta ne Kılıç Ali Paşa vardı, ne de donanması.
Sultan Murat, Mudanya kıyısında bir rastlantı olarak bulunan Tevkiî Feridun Bey’in kayığına bindi.
Yedi saat boyunca sert bir lodos rüzgârında, kaygılana çalkalana, çalkalana kaygılana,binbir zorlukla sonunda Saray burnu’nda karaya çıkabildi.
III. Murat’ın ilk yaptığı şey ,saraydaki beş erkek kardeşini derhal boğdurtmak oldu.
Şehzade Süleyman, Şehzade Mustafa, Şehzade Cihangir
zade Osman hemen hemen aynı anda öldürüldüler.
Ve II. Selim’in, saraydan çıkan cenazesini, büyük oğlu tarafından boğdurulmuş, beş küçük oğlunun cenazesi izledi.
Ön birinci Osmanlı padişahı ile beş şehzadesi aynı gün, Ayasofya Camii yanındaki türbeye gömüldüler. 21 Aralık 1574.
I: Murat iki kardeşiyle bir oğlunu öldürmüştü.
II. Murat, amcası Mustafa ile kardeşi küçük Mustafa’yı öldürmüş, öteki iki kardeşinin de gözlerini çıkartmıştı.
III. Murat, beş kardeşini birden aynı anda boğdurarak, Murat’lar arasında kardeş öldürme rekorunu kırmış oldu.
Kendisi o zaman yirmi dokuz yaşındaydı.
Prof. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, III. Murat’ın padişah olur olmaz kardeşlerini öldürmesiyle İlgili olarak şöyle yazıyor:
“Kanuni Süleyman, cülus ettiği zaman kendisinden başka şehzade bulunmadığı için kardeş kanı dökülmemiş ve yarım asırdan fazla bir zaman geçmesi sebebiyle kanlı cülus İşi unutulmuştu. Sultan Murat’ın cüluslyle beş şehzadenin boğulması halkta acıklı bir tesir bırakmıştır.”
III..MURAT döneminde, sarayın içi de tam bir curcuna dönemi yaşamaya başladı.
Venedik’in önde gelen büyük ailelerinden Bafo’ların hoş ve çekimli kızı -ki babası Korfu Adası valisiydi – Türk korsanlarına tutsak düşüp Osmanlı sarayına sunulmuştu.
III..MURAT da, Osmanlı tarihinde Safiye Sultan diye bilinen Bafo’ya iyice tutulmuştu.
Safiye Sultan’ın bir dediği iki olmuyordu.
Ancak III. Murat’ın bir de çok bilmiş anası vardı, Yahudi kökenli olduğu söylenen Nurbanu Sultan…
Nurbanu Sultan, Safiye Sultan’ı çekemi-yordu.
Oğlu, bu Venedikli cilve kumkumasından soğusun diye, III. Murat’a boyna yeni cariyeler sunuyordu.
öyle ki Murat’ın hoşlandığı gözdelerinin sayısı kırka, ilgilendiği cariyelerin sayısı da beş yüze çıkmıştı.
Bu arada Nurbanu Sultan’ın ölümünden sonra, bir de Canfeda Kadın çıktı sahneye; SARAY dışındaki idam uygulamaları, çokcasî mahkûmun palayla kafası kesilerek yapılırken, hanedan üyesi olan kişiler neden kementle boğularak öldürülüyordu?
Bu konuda Prof. Ahmet Mumcu, “Osmanlı Devleti’nde Slyaseten Kati” adlı yapıtında şöyle diyor:
“Kanunname gereğince (Fatih yasası), idam edilen kardeş ve yeğenlerin katli için soruşturma ve yargılama yapılması ve fetva alınması gereksizdir. Zira onlar, kanun gereğince ‘yaşaması mümkün olmayan’ kimselerdir. Bu yüzden cülus vaki olunca derhal katledilirler. Bu hal kardeş katlini doğuran sebeplerin ortaya çıkardığı bir usuldür.
…Hanedan üyelerinin İdamının İnfazında ise eski Türk-Moğol geleneğine büyük bir titizlikle riayet edilirdi. Osmanlı Devleti’nde kuruluşundan itibaren, katledilen bütün hanedan üyeleri ‘kanları akıtılmadan’ yani boğularak idam edilmişlerdir.
Frazer’in İncelemelerine göre kan en önemli tabulardan birisidir. Bu tabuya dünyanın çeşitli yerlerinde rastlanır. Orta Asya’da da bu göze çarpar. Moğollar, yenecek hayvanları bile kan dökmeden öldürürler ve bu hususa riayet etmeyeni idam ederlerdi.
…Bu yasağın hanedan üyelerine de yaydırılmasının sebebi anlaşılmaktadır. Bildiğimiz gibi hanedan kutsaldır. O halde kutsal olan bu kimselerin katlinde kanlarının akıtıl-maması gerektir.
…İdam edilecek bütün hanedan üyeleri mutlaka kement ile boğulurlar, doğum anında katledilecek yavrular da göbekleri düğümlenerek öldürülürlerdi. Zira onların bile kanlarının akıtılması Osmanlı hanedanına saygısızlık addedilirdi. Hanedan üyelerinin kanlarının akıtılmadan idam edilmesine yalnız III. Selim’in katli istisna teşkil eder. Bunun dışında kan akıtmama yasağına riayet edilmiştir.”
“…Yüksek devlet memurları da asil sayılarak, istisnaları dışında bu yasağa riayet edilerek idam edilmişlerdir.”
“Katledilen hanedan üyesinin cesedine ihtimam edilir. Kafası kesilmez. Ekseriya babalarının türbelerine gömülürler. Mamafih tabii ki bu hususlarda İstisnalar olabilir.”
Örneğin Yıldırım’dan sonraki kardeşler kavgası sırasında Edirne’de saltanat kurmuş olan Süleyman Çelebi’yi katledenler onu boğduktan sonra, kestikleri kafasını kardeşi Musa Çelebiye götürmüşlerdir.
Bundan sonra Musa Çelebi’nin de ortadan kaldırılması sırasında cesedinden kafası kesilerek kopartılmış ve kardeşi Mehmet Çelebi’ye götürülmüştür.
OSMANLI Devleti’nin kurulduğu 1300 yılından, II. Osman’ın zorla tahttan indirildiği 1622 yılına kadar, tam on altı hükümdar gelip geçmiştir iktidardan.
Bunlardan üçü, kendi iradeleri dışında saltanattan düşürülmüş, dördüncüsü. Genç Osman ise, yeniçeri ayaklanmasıyla devrilip, Yedikule Zindanı’nda husyeleri sıkılarak öldürülmüştür.
Olayın gelişmesi:
1 - II. Osman büyük kardeşi şehzade Mehmet’i boğdurarak çıktığı Lehistan seferinden beklediği başarıyla dönememişti. Bunun nedeni olarak askerin gevşekliğini görüyor ve devlette köklü düzeltmeler yapmak istiyordu.
2 -Uzunçarşılı”nın yazdığına göre, “Bilhassa Kızlarağası Süleyman Ağa İle hocası Ömer Efendi, bu hususta padişahı tahrik etmişler ve hatta kendisine Osmanlı askeri olmaya layık Mısır ve Şam askeridir, yoksa bunlara verilen ulufeye günahtır, diyerek padişahı, maiyeti askerinden soğutmuşlar ve maksatlarını kuvveden fille çıkarmak İsteyerek, planlarını örtmek için de, bilhassa Kızlarağası İle hocası Ömer Efendi, Sultan Osman’ı hacca gitmeye teşvik eylemişlerdi.”
3 - Padişahın kayınpederi olan Şeyhülislam Esat Efendi ile ünlü şeyhler ve ordu, II. Osman’ın Hicaz’a gitmesine karşıydı. Esat Efendi, “Padişahların hacca gitmesine gerek yoktur” diye birde fetva çıkartmıştı.
4 - Asker ocakları ayaklanarak Sultanahmet Alanı’nda toplandılar ve önce padişahın hocası Ömer Efendi’nin konağını yağmaladılar.Başlıca istekleri padişahın hacdan vazgeçmesi ve Kızlarağası Süleyman Ağa ile hocası Ömer Efendi’nin sürgün edilmeleriydi.
5 - II. Osman, hac’ca gitmekten vazgeçtiğini, ama kimseyi azletmeyeceğini söyledi
6 - Bu kez askerler müftü ve kazaskeri de aralarına alarak tekrar Sultanahmet Alanı’nda toplandılar. Şimdi artık iki kişinin azlini değil, Veziriazam Dilaver Paşa da dahil, birçok kişinin kellesini istiyorlardı.
7 -. Osman, kellesi istenen kişilerin öldürülmesini reddetti. Saraya gelen ulema heyeti ise padişahtan bu isteklere uymasını rica ediyor, yoksa ayaklanmanın büyüyeceğini söylüyorlardı. Ama Genç Osman, ödün vermemekte direndi. Ve sözcü olarak gönderilmiş ulema heyetini sarayda alıkoydu.
8 - Murahhas olarak saraya gönderilen ulemanın gelmediğini gören isyancılar, saraya girmeye karar verdiler.
Ve girdiler. Şimdi artık üç beş kişinin kellesini istemiyor, aynı zamanda “Sultan Mustafa’yı İsteriz” diye de bağırıyorlardı. İşin rengi bir anda değişmişti.
9 - Şehzade Mustafa’nın bulunduğu “Kadınlar Dairesl’ne” gittiklerinde, dairenin kapısını açamadıklarından dama çıkıp kubbesini deldiler ve Sultan Mustafa’yı damdan dışarı çıkardılar.
10 -II. Osman ödün vermeme ısrarından vazgeçmiş ve Veziriazam Dilaver Paşa ile Kızlarağası Süleyman Ağa’yı isyancılara teslim etmişti. Askerler her ikisini de hemen parçaladılar. Ama ayaklanma durmadı. Artık ille de Sultan Mustafa’yı istiyorlardı.
11 - Genç Osman isyancıların elebaşlarına “Bilmezlik ile size cefa ettim İse affeyleyln, siz etmeyin, dün sabah padişah-ı cihan idim, şimdi üryan kaldım; merhamet edip halimden ibret alın; dünya size dahi kalmaz; hangi padişahın kulları padişahlarına bu ihaneti ettiler” diye onların merhametine sığınmak istedi ve ağladıysa da, sözlerine kimse kulak asmadı.
12 -İkindiden sonra II. Osman’ı bir pazar arabasına koyup, Yedikule Zindanı’na götürdüler. Cebecibaşı kement atıp kendisini boğmak istediyse de, Osman güçlü kuvvetli olduğundan hepsiyle epey uğraştı. İçlerinden birisi, Osman’ın omuzuna balta ile vurarak yere düşürdü ve nihayet Kilindir Uğrusu denilen subaşı kethüdası, husyelerini sıkmak suretiyle kendisini şehit ettiler. Cebecibaşı ölümüne nişane olarak kulağını kesip, yeni padişahın annesine götürdü. Ertesi gün cesedini yeni saraya nakledip, yıkandıktan sonra merasimle babası I. Ahmet’in türbesine defnettiler. Tarih Mayıs 1622. Bu arada Genç Osman’ın bir gün önce ocak ağalarına vermeye kalktığı altınlar da yağmalandı.
II. Osman’ın öldürülmesinden sonra ikinci kez tahta çıkan Deli Mustafa ,akli dengesini tümden yitirmişti. Her yönde anarşi kol geziyordu. Hazine ise tamtakırdı. Sarayın önde gelen kişileri, kendi aralarında karar alıp, Deli Mustafa’yı 9 Eylül 1623 Pazar günü, ikinci kez yine indirdiler tahttan ve yerine o tarihte I. Ahmet’in en büyük şehzadesi olan on bir yaşındaki IV. Murat’ı çıkardılar.
IV. Murat da önce, tıpkı II. Osman gibi kardeşlerine dokunmadı. Hani nerdeyse Fatih’in yasası artık iyice uygulamadan çıkmak üzereydi.
Ne var ki dış seferlere çıkarken, içerde beklenmedik bir iktidar değişikliği olmasından kaygı duyuyordu.
Bu yüzden Revan seferine başlamadan kardeşlerinin en büyükleri olan Şehzade Beyazıt ile Şehzade Süleyman’ı boğdurttu, Tarih 1635.
Bağdat seferine çıkarken de Şehzade Kasım’ı boğdurttu. 1638.
Böylece yirmi sekiz yaşında ölen I. Ahmet’in yedi şehzadesinden sadece ikisi kalmıştı hayatta.
Biri iktidardaki IV. Murat, öteki de saray kafesindeki şehzade İbrahim.
IV. Murat’ın saltanatı on yedi yıl sürdü. O da babası gibi yirmi sekiz yaşında oluverdi. Hem de dünyaya hiçbir şehzade getirmeden. Tarih 1640.
Tahtın tek varisi, IV. Murat’ın son kardeşi I. İbrahim’di..; Amcası Deli Mustafa gibi akli dengesi tam olmadığından, onun da adı Deli İbrahim’e çıktı.
İktidarı sekiz yıl sürdü.
Askeri ocaklardan samur vergisi almaya kalkması üstüne, yeniçerilerle birlikte Şeyhülislam Abdurrahim Efendi ile ulema ve bazı önde gelen kişiler, Sultan I. İbrahim’i tahttan indirip, yerine yedi yaşındaki büyük oğlu IV. Mehmet’i geçirdiler. 7 Ağustos 1648 Cumartesi.
SONRADAN Şeyhülislam olan Bahai Efendi, I. İbrahim’in tahttan indirildikten sonra kapatıldığı yeri şöyle anlatıyor:
“Hemen hayyen (diri diri) defnolundu; zira bir gusülhane ve bir abdesthane ile bir ocağı havi iki küçük oda ile bacası gökyüzüne bakan bir ocak ve bir yemek sahanı sığacak kadar bir pencere yeri olup başka hiçbir taraf görünmez idi.”
BUNDAN sonra ne olup bittiğini Uzunçarşılı’nın kaleminden okuyalım: _ “Bu kadar ihtimam gösterilen hapis hayatı, Sultan İbrahim’in dışarı çıkabilmesini önledi ise de ağlayıp bağırmasına tahammül edilmez olmuştu. Hatta bazı enderunluların, aralarında görüşerek kendisini tekrar cülus ettirmek istedikleri dışardan duyulduğu gibi, kapıkulu süvarileri de, padişah henüz çocuktur, memleket işlerini bilmez, yine babasının hükümdar olması lazım gelir, yollu sözlerle ve İbrahim’in hal’ine itiraza başlamaları üzerine devlet ekranı telaşa düşüp ‘Madem ki İbrahim hayattadır, nlzam-ı âlem olamaz’ diye ağalarla beraber öldürülmesine karar verdiler.
…(Ocaklının sedarete getirdiği) Veziriazam’la Şeyhülislam’ın adamları, İbrahim’in bulunduğu yerin kapısını yıktılar; öldürülmek istendiğini anlayan İbrahim:
Beni göz göre göre öldürüyorlar, benim iyiliğimi görmüş olanlardan bana acıyacak kimse yok mu?
Diye feryada başlamıştı. Taş yürekli cellat Kara Ali bile kaçmış, bir tarafa sinmişti. Veziriazam Sofu Mehmet Paşa, Kara Ali’yi saklandığı yerden çıkararak döve döve Sultan İbrahim’i boğmaya götürdü…”
Deli İbrahim boğularak öldürüldüğünde otuz beş yaşındaydı.
On sekiz padişah arasında zorla tahttan indirilmiş dördüncü ve indirildikten sonra da öldürülmüş ikinci padişah oluyordu.
Gerçi Yavuz Selim de, babası II. Beyazıt’ı tahtından indirdikten sonra zehirleterek öldürtmüştü ama, o ölüm bir ayaklanma sonucu ve bir idam biçiminde olmamıştı.
İBRAHİM’in yedi yaşında tahta çıkarılan büyük oğlu IV. Mehmet, tıpkı dedesi I. Ahmet gibi padişah olduktan sonra veziriazam kucağında sünnet oldu. Ve tam otuz dokuz yıl kaldı iktidarda. Avlanmayı çok sevdiği için adı Avcı Mehmet’e çıkmıştı. Babaannesi Kösem Sultan, Avcı ilk tahta çıktığında, onu zehirletmek istemişti. Böylece Avcı’nın annesi Turhan Sultan devre dışı kalacaktı. Ve altmış beş yaşındaki Kösem’in, kocası I. Ahmet ve oğullan IV. Murat’la Deli İbrahim dönemlerinde çok güçlü öten borusu, yeniden çınlamaya başlayacaktı. Kösem’in komplosu haber alındı ve küçük Mehmet, babaannesini perde ipiyle boğdurtarak öldürttü. Avcı Mehmet de otuz dokuz yıllık iktidarının sonunda, veziriazamlıktakini üstüne birtakım kulis entrikalarıyla ilgili olarak sarayın önde gelen kişilerinin kararı ve kendilerini yeniçerilerin desteklemesiyle tahtından zorla indirildi. 1687.
Yerine kardeşi II. Süleyman geçirildi.
AĞABEYİ Avcı Mehmet’in iktidarı boyunca kafeste hapis yatan II. Süleyman, kendini tahta çıkarmak için gelenleri, canına almaya gelen bir infaz heyeti sanarak, Kızlar ağası’na:
• İzalemiz emrolundu ise söyle, iki rekat namaz kılayım. Andan sonra emri yerine getir,
çocukluğumdan beri kırk yıldır hapis çekerim,her gün ölmektense bir gün evvel ölmek yeğdir, bir can için ne bu çektiğimiz korku, diye ağlamaya başlamıştı.Ağa ise öpmek için Süleyman’ın ayağına kapanmış şöyle diyordu:
çocukluğumdan beri kırk yıldır hapis çekerim,her gün ölmektense bir gün evvel ölmek yeğdir, bir can için ne bu çektiğimiz korku, diye ağlamaya başlamıştı.Ağa ise öpmek için Süleyman’ın ayağına kapanmış şöyle diyordu:
• Estağfurullah haşa ki size bir kast ola,taht kurulmuş, cümle kulların size bakar…
II. Süleyman kafesten çıkarıldığında, üstü başı perişandı. Hemen bir samur kürk getirip giydirdiler ve öyle çıkardılar tahta. 9 Kasım 1687. Süleyman kırk yedi yaşındaydı o tarihte.
TAHTTAN indirilen Avcı Mehmet’e gelince… Kızlarağası Ali Ağa, yeni padişah II. Süleyman’ın hatt-ı hümayununu getirdi kendisine ve:
• Muradullah bu imiş, buyurun hapishaneye, dedi.IV. Mehmet sordu:
• Bize kati var mı?Ağa:Hayır, dedi, sadece hapis emrolundunuz.
Ve IV. Mehmet, iki oğlu Mustafa ve Ahmet’le birlikte kardeşi Süleyman’ın kırk yıldır oturduğu Şimşirlik Dairesi’ne götürülerek kafese kondu.
…Elli üç yaşına kadar beş yıl daha yaşadı ve Ocak 1963’te öldü. Annesi Turhan Sultan’ın yaptırmış olduğu Yeni cami’deki türbeye defnedildi.
Avcı, on dokuz padişah arasında devrilmiş altıncı padişah oluyordu.
Oğulları II. Mustafa ile III. Ahmet de, yine ilerde tek tek devrileceklerdi.
FRANS1Z Devrimi, kendisiyle başlayan dönemi, monarşi döneminden giyotinle kesercesine koparıp ayırmıştır. Kültür birikimlerinin ortak bahçesi ise aşırı bir bağnazlıkla tümden tarumar edilmemiştir.
Bizde ise tam tersi oldu. Cumhuriyet dönemi, monarşi dönemlerinin egemenler despotluğundan kendini bir türlü kurtaramadı. Buna karşılık kültür birikimlerinin ortak bahçeleri temelinden depreme uğratıldı.
Bir gün Yakup Kadri Karaosmanoğlu’yla Ankara Palas’ta baş başa öğle yemeği yerken, kendisine bu sakatlıkla çarpıklığın nereden kaynaklandığını sormuştum.
Ankara’nın devlet yönetecek kadroları yoktu. Hepsi yavaş yavaş Osmanlı Babıali’sinden taşındı Ankara’ya. Onlar da eskiden bildiklerini yeniden okumaya koyuldular, demişti.
Eski bildiklerini, Cumhuriyet döneminde de okumayı sürdüren, Osmanlı Babıali’sinin değeri öneminin çok altındaki “bakiyyet-üs-süyuf’u…
Abdülhamit’le I. Vahdettin dışında, Osmanlı övgüsü, eski zamanlardakini de aşan bir abartma kanatlanmasına ulaştı.
Öyle ki, kaydıra, yuttura, yuvarlaya bir yakıştırmacılık yelpazeciliği, karşı çıkılmaz bir resmi felsefe halini aldı.
Tarih üstündeki bilimsel arantılarla, analitik bakışlar ve sanatsal yaklaşımlar bir kıyıya itilince, beyinsel yaratıcılık ve özellikle de yazarlık iyice mumyalanmış oldu.
Kendi masallarının içine gömülen megalomanik bir rüzgârlanma sarhoşluğu ise; bilimsel gerçeklerle sanatsal yaratıcılıkların, ikiz aynalar gibi birbirini sonsuzlaştırdığı evrensel platformlarda, çok prestij kaybettirdi bize…
Ayrıca toplumu, gerçek dışı avuntuların içine soktuk. Ve tarihsel olaylarda asla kıyas-lamalı bir gerçekçiliğe yönetemedik. Bu da genç kuşakların dikkat ve ilgisini, dünyadaki değişik dönemlerin özelliklerine karşı diri ve taze tutma yerine, onları iyice pörsütüp yoz bir şişirmeciliğe sürükledi.
Osmanlı Babıali’sinin eski esnafı, belki böylece kendi değersizliğini, “önemli kişi” görüntüleriyle maskelemeyi başardı, ama Cumhuriyet’in de yeni bir dönem olma iddiasını bir hayli küllendirdi.
Sonuç, 20. yüzyılda da çağı yakalayamadık; hak ve hukuk anlayışından hâlâ yoksun bulunduğumuz suçlamalarından da yakamızı kurtaramadık.
ONALTINCI yüzyıl, Rablais gibi, Montaigne gibi, Cervantes gibi büyük romancılarla, yazar ve düşünürlerin çıktığı; edebiyatla felsefede Rönesans’ın yıldız yıldız çiçeklendiği bir yüzyıldır…
Bizde ise o yüzyılda saray okumuşları, hangi şehzadeyi padişah yapıp, hangi şehzadeyi kazıklarım diye düzmece mektuplar yazmakla uğraşıyorlardı. Fuzuli gibi, Baki gibi büyük ozanlar ise, şiirin içinde, ama düzyazı ile matbaa üretiminin çok dışındaydılar.
Şayet yazı ve düşünce yaratıcılığı, bizde de geleneksel bir kurumlaşma göstermiş olsaydı; 20. yüzyılın ilk yarısında ne Refik Hâlit’i yirmi iki yıl sürgünde tutar; ne Nazım’la Kemal Tahir’i on dört yıl hapiste tutar; ne Sabahattin Ali’yi kafasına odun vurarak öldürürdük…
, Yazı ve yazar düşmanlığı tefrikasının, bitip tükenmediği cumhuriyetlerle demokrasilerde; tarih de, kendi gerçeklerinin canlılığında değil, resmi görüş yakıştırmacılığının, sarkık bir terlik ponponu iğretiliğinde kalıyor.
ON yedinci yüz yıl biterken Osmanlı egemenleri hâlâ daha, öldürme ve ölme saraları içinde, dış dünyalardaki gelişmelerden habersiz, kendi yüceliklerinin hipnozlarına kilitlenmiş duruyorlardı.
IV. Mehmet, otuz dokuz yıllık bir iktidardan sonra tahttan indirilip yerine kardeşi II. Süleyman çıkarıldığı zaman, kimsenin ne yeni keşfedilen basınç yasalarından haberi vardı, ne Amerika’dan Avrupa’ya akan altınlardan, ne de Batı tiyatrolarından…
Tahttan indirilince, oğullarıyla kardeşlerinin kapalı tutulduğu kafese konan Avcı Mehmet, ne halt etmeye annesi Turhan Sultan’ın sözünü dinleyerek kardeşi Süleyman’ı
OSMANLİ sarayında kardeşin kardeşi öldürme dönemi artık kapanmıştı. Her şehzade yaş sırasıyla, birbirinden sonra tahta çıkıyordu. Yani artık kendiliğinden “seniorat” düzeni denilen, kardeşlerin yaş sırasına göre hükümdar olma düzeni kabul edilmiş oluyordu.
AVCI Mehmet’in kardeşi II. Süleyman dört yıllık bir iktidardan sonra, kırk dokuz yaşında öldü. 1691. Yerine, kırk sekiz yaşındaki küçük kardeşi II. Ahmet geçti. Onun da iktidarı dört yıla yakın sürdü. Kırk üç yıl boyunca bir kafesin içinde, her iki ağabeyinden sonra padişah olmayı beklemiş; ne çare ki bu uzun bekleyişe karşı, sadece üç yıl, sekiz ay, yirmi beş günlük bir saltanatla yetinmek zorunda kalarak, elli iki yaşında dünyadan ayrılmıştı. 1695.
Deli İbrahim’in üç oğlu da padişahlık sırasını savmış olduğu için, artık sıra Avcı Mehmet’in büyük şehzadesi II. Mustafa’ya gelmişti. I. Mustafa otuz iki yaşında hükümdar oldu. Osmanlı tahtı 18. yüzyıla onun padişahlığında girdi.
Kendisi iktidarda sekiz yıl kalacak ve tıpkı babası, dedesi ve dedesinin büyük ağabeyi gibi saltanattan yeniçerinin ayaklanmasıyla indirilecekti.
Ve o güne dek tahta çıkmış yirmi iki hükümdar içinde, yedinci devrik padişah olmak da ona rastlayacaktı.
Olayların özeti:
1- II. Mustafa da, tıpkı babası Avcı Mehmet gibi, Edirne’de oturup avlanmaya meraklı idi… İstanbul’la yeterince ilgilenmiyordu.
2-Şehzadeliğindeki hocası Feyzullah Efendi’yi, yanına getirtip, Şeyhülislam yapmıştı. Feyzullah Efendi ise, tüm devleti kendisinin yönettiği inancıyla ne oldum delisi olmuş, hısım akrabasını en üst yerlere yerleştirmiş, karşısında da bir yığın düşman biriktirmişti.
3-Veziriazam Rami Mehmet Paşa’nın da göz yummasıyla İstanbul’da bir başkaldırı örgütü kuruldu, örgüt büyüdükçe büyüdü. Adeta İstanbul’a el koydular ve Edirne’deki II. Mustafa’ya bir ültimatom heyeti gönderdiler, Özellikle Şeyhülislam Feyzullah Efendi’yle
oğlu ve yakınlarının azledilerek kendilerine teslim edilmeleri isteniyordu.
Feyzullah Efendi, Edirne’ye gelen heyetin ne istediğini bildiği için, heyet üyelerini Edirne dışına sürdürdü. Padişah bu olayı geç öğrendi. Ve Feyzullah Efendi’yi hemen azletti ama, iş işten geçmişti.
İstanbul’daki isyancılar, II. Mustafa’nın kardeşi III. Ahmet’i padişah ilan ettikten sonra Edirne’ye yürüdüler. Edirne’deki askerde II. Mustafa’ya sadık kalacağına dair “Kuran-“ Kerim, ekmek, tuz ve kılıç” üstüne yemin ettiği halde, İstanbul kuvvetleri Edirne yakınlarına gelip mevzilenince, onlarla birleşiverdi. Bunun üzerine II. Mustafa Edirne sarayında annesinin yanına gelerek:
Kul beni tahttan indirmişler, yerine karındaşım Sultan Ahmet’i padişah eylemişler; Allah mübarek eyleye, evlatlarım ve hassaten cariyelerim kenduye Allah emaneti olsun, demiş ve beş oğluyla birlikte, biraderi Ahmet’in Edirne’deyken oturtulduğu ‘daire-i uzlet’e çekilmişti.
6- Azledilip Erzurum’a sürülen Feyzullah Efendi, Edirne’ye geri getirtilerek oğullarıyla birlikte zindana atıldı ve kendilerine servetlerinin yerlerini söylemeleri için ağır işkenceler yapıldı.Feyzullah Efendi de, oğulları da işkenceye dayandılar ve hiçbir şey söylemediler.
YENi padişah III. Ahmet’in izniyle, eski Şeyhülislam Feyzullah Efendi, zindandan çıkarılarak bir hammal beygirine bindirildi ve Bitpazarı’na getirilerek orada kafası kesildi.
“Bundan sonra ayak takımından bazıları, maktulün ayağına ip takmışlar ve zorla öç yüz kadar Hıristiyan’ın eline verip, papazlara ayin yaptırarak bir buçuk saatlik yerden yeniçeri karargâhına getirdikten sonra cesedi Tunca Nehri’ne atmışlardır. Başı bir sırığa takılıp gezdirildikten sonra, o da Tunca Nehri’ne atılmıştır.
Bir zaman sonra kendisini sevenler, cesedini gizlice Tunca’dan çıkarıp Edirne’de Sltti Sultan Camii yakınındaki Abdülkerim mektebinin avlusuna gömmüşler.” .
II. Mustafa, gerek bir anda patlayıp büyüyen olaylar, gerek tahttan indikten sonraki bunalımlı günler sırasında, sağlığını iyice yitirmiş ve yatağa düşmüştü. O arada mesanesi de tıkandığından bir daha yataktan kalkamadı. 29 Ocak 1704 Cumartesi günü, kırk bir yaşında dünyadan ayrıldı. Babası Avcı Mehmet’in Yeni cami’deki Türbesinde onun ayakucuna defnedildi. Tarihlerin “I. Edirne vakası” diye adlandırdığı ayaklanmaların bir sonucu da bu…
II. Mustafa, gerek bir anda patlayıp büyüyen olaylar, gerek tahttan indikten sonraki bunalımlı günler sırasında, sağlığını iyice yitirmiş ve yatağa düşmüştü. O arada mesanesi de tıkandığından bir daha yataktan kalkamadı. 29 Ocak 1704 Cumartesi günü, kırk bir yaşında dünyadan ayrıldı. Babası Avcı Mehmet’in Yeni cami’deki Türbesinde onun ayakucuna defnedildi. Tarihlerin “I. Edirne vakası” diye adlandırdığı ayaklanmaların bir sonucu da bu…
ŞEHZADELER, artık eskisi gibi ne padişah olunca boğdurtuyorlardı küçük kardeşlerini; ne de padişahken devrilen ağabeylerinin tahtına geçince, devrik büyük kardeşlerini.
Ne de olsa 18. yüzyıla girilmişti. Veziriazamların arada sırada boğdurulması sürse de, şehzadelerin öldürülmesi mayna olmuştu. Kardeşler, tıkıldıktan kafeslerde, yaş sırasına göre padişah olma gününü bekliyorlardı. Her padişahın en büyük oğlunun tahta çıktığı “pri-mogetur” düzeni, Kanuni’den I. Ahmet’e kadar sürmüş; sonra da -olayların zorlamasıyla- yerini “seniorat” düzenine bırakmıştı. Saltanat babadan sadece büyük oğula değil, yaş sırasına göre kardeşten kardeşe de kalmaya başlamıştı.
PROF. Ahmet Mumcu, “seniorat” düzeninin, yeni bir siyasal cinayet türü geliştirdiğini söyleyerek şunları yazıyor:
“Kardeş katlinin kalkması, başka çeşit bir katlin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Sarayda, Özel dairelerinde bir çeşit hapis hayatı yaşayarak, saltanat sıralarını bekleyen şehzadeler, sınırlı sayıda cariyeler ile temasta bulunabilirlerdi. Bu cariyelere temastan önce ve sonra çeşit çeşit, gebeliğe engel olucu ilaçlar içirilirde. Eğer bu ilaçlar gebeliği önleyemezse o zaman çocuk, doğar doğmaz, derhal öldürülürdü. Bu çirkin geleneğin ne zaman kalktığını kesin olarak bilemiyoruz. Herhalde XIX. yüzyıl başına kadar devam etmiş olmalıdır.”
PROF. İsmail Hakkı Uzunçarşılı da “Osmanlı Devleti’nde Saray Teşkilatı” isimli kitabında şehzadelerle ilgili şu bilgileri veriyor:
“Şehzadeler inziva hayatında cariyeler tarafından tahsil görürler ve bazıları can sıkıntısından vakit geçirmek için mücevhercilik, kuyumculuk, tornacılık gibi sanat öğrenirler; ok ve yay yaparlar, bağa ve fildişi ve abanoz işlerler, sahtiyan üstüne nakış yaparlar, yazı yazarlar ve Kuran-ı Kerim İstinsah ederlerdi. Birinci Mahmut (devrik II. Mustafa’nın oğlu) mücevhercilikte mahirdi.
Şehzadeler bu kafes hayatında yaşarken yetişmiş ve teehhül çağına gelmiş iseler hizmetindeki cariyelerle vukua gelen temasta cariye gebe kalıp çocuk doğurursa, doğan çocuk derhal ifna edilirdi; fakat bazen habersizce doğan çocuğun hariçte bir sütanaya verilip büyütüldüğü vaki; fakat pek enderdi. Mesela I. Abdülhamit’in (devrik III. Ahmet’in oğlu) kafes hayatında iken doğan bir kızı bu surette büyütülmüş ve kendisine Ahiretlik Hanım denilmişti.”
I. Mustafa’nın yerine çıkan kardeşi II. Ahmet, padişah olduğu zaman yirmi dokuz yaşındaydı.
Onunla Osmanlı tarihinde bir başka dönem daha başlıyordu. Daha ince, daha süzülmüş, daha renkli ve hayatın sade kahrı değil, tadı da olduğunu görmeye başlayan bir dönem…
Sonradan Yahya Kemal’in “Lale Devri” adını taktığı bu dönemin gerçek mimarı, Veziriazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’ydı.
icadından 289 yıl sonra da olsa, ilk matbaa Nevşehirli zamanında kuruldu İstanbul’da, ilk basılan kitap Vanlı Mehmet bin Mustafa’nın ‘Vankulu Lügatı’ydı… Tarih 31 Ocak 1729, Bin nüsha basılmış ve ciltsiz olarak tanesinin 35 kuruştan satılması, İstanbul kadısınca uygun görülmüş.
ÜÇÜNCÜ Ahmet’in saltanatı yirmi yedi yıl sürdü. Ve Patrona Halil’in başını çektiği bir sokak ayaklanmasıyla tahttan indirildi.
Böylece 23 padişah arasında devrik sekizinci hükümdar olmak talihsizliği de ona rastladı.
BUGÜN devlet arşivlerinde henüz elden geçirilerek derlenip düzenlenmemiş doksan milyona yakın belge bulunduğu söylenir.
Kendi aile ortamlarımızda da, daha önce yaşamış olanlardan arta kalmış mektupları, fotoğrafları kitapları, yazıları, defterleri doğru dürüst toparlayarak, kuşaklardan kuşaklara miras kalacak bir aile arşivi yaratmaya merak sarmış kaç insanımız vardır?
Ne mezarlıklarımızın açık seçik bir planıyla envanterlerini yapmışızdır; ne eski mahkeme kararlarını bilgisayarlara yükleyerek hukukçularla toplumun yararlanabileceği bir adalet arşivi kurabilmişizdir ne de geçmişteki yaşamlarla günümüz arasında sevimli bir el sıkışmayı canlı tutabilmişizdir…
ÖRNEĞİN otuz altı padişahtan on dördünün devrilmiş olması, neden kamuoyuna tam mal edilmemiştir bilinmez…
Bunlardan sekizincisi de Lale Devri’nin ünlü padişahı III. Ahmet’ti.
Ağabeyi II. Mustafa’nın devrilmesinden sonra, 1703’te otuz yaşındayken tahta çıktı. Yirmi yedi yıl kaldı iktidarda. Patrona Halil olayı diye bilinen, pek de büyük sayılamayacak bir halk ayaklanmasıyla tahtından inmek zorunda bırakıldı. Tarih 1730.
PATRONA Halil ayaklanması, değişik büyüteçler altına konarak, tekrar tekrar incelenmesi gereken tuhaf bir olay…
Toplumdaki üretim kurumlarıyla, ona bağlı yaşam biçimlerinde eski alışkanlıklarla köklü bir geleneksellik ağırlığını sürdürürken, saray çevreleriyle o çevrelerin uzantısında daha renkli, daha ince, daha zarif bir dönemin kendiliğinden uç göstermesi; gönüllerinde yatan aslanlara rağmen aradıkları itibarı bir türlü bulamamış olan sarıklı ve kavuklu Osmanlı politikacılarına tam bir provokasyon ortamı yaratmıştı.
Sokağı ayaklandıracak kışkırtıcı kundaklamaların her türlü fitili hazırdı.
Kaldı ki artık pek bir işe yaramadığı iyice ortaya çıkan yeniçeri örgütünü değiştirmek için de bazı yeni girişimler başlamıştı.
III. Ahmet’in veziriazamı Nevşehirli Da-mat İbrahim Paşa, Üsküdar’da yeni bir kışla yaptırarak, Fransa’dan getirttiği uzmanlarla, askerlikte çağdaş yöntemler uygulamaya kalkmıştı.
LALE Devri sultanı III. Ahmet’in devrilmesiyle sonuçlanan olayların özetine _ kısaca bir göz atalım: 1- Nevşehirli Damat İbrahim Paşa 10 Mayıs 1718’de veziriazam oldu. Kendisi altmışına yakındı. Karısı da III. Ahmet’in on dört yaşındaki dul kızı Fatma Sultan’dı,
Veziriazam Damat İbrahim Paşa’nın sadarete çıkmasından iki ay kadar sonra, 17 Temmuz 1718’de, neredeyse tüm İstanbul’u bir kül yığınına çeviren büyük bir yangın felaketi yaşandı.
Bir hafta boyunca süren yangılar, binlerce insanı evsiz barksız bıraktı. Her semtte kol kol yağmacı çeteleri türedi.
Nevşehirli Damat İbrahim Paşa,yanıp yıkılmış İstanbul’u yeni baştan kurdu. Salı pazarı’nda Eminabad, Ferahabad; Alibeyköy yakınlarında Hüsrevabad, Defterdar’da Neşatabad ve Kâğıthane’de Sadabad kasırları da bu arada yapıldı. Kâğıthane deresinin yatağı değiştirildi, her iki kıyışına mermer rıhtımlı kanallar açıldı.
Bütün bunlar ne kadar zamanda oldu biliyor musunuz, altmış günde.
III. Ahmet’in Sadabad Kasrı’ndaki görkemli eğlenceleriyle birlikte, Osmanlı tarihinde de yeni bir dönem başlamıştı; İstanbul artık yaşamasını ve eğlenmesini öğreniyordu.
Her yer lale bahçeleriyle donanmıştı. Baharla yaz aylarındaki Çırağan sefalarının gecelerine, zamanın ünlü ozanlarıyla musikişinasları katılır, kaplumbağaların üstüne dikilmiş yüzlerce kıpırtılı mumun titrek ışıkları içinde, perisel masallar yaşanırdı.
Kışın ise ağırlık helva sohbetlerine kayardı.
Rus Çarı Büyük yahut Deli Petro, Tebriz’i ele geçirmişti. Bundan yüreklenen İranlılar da Osmanlı hudutlarında saldırıya geçmişlerdi.
III. Ahmet, yeni savaşlara girmenin astarı yüzünden pahalıya mal olacağına inanıyordu. Savaşa gitmeye tümden boş veriyormuş gibi görünmek de hoş değildi. Halk ayaklana-bilirdi.
Tarihte kimsenin aklına gelmemiş bir iş yapıldı. Savaşa gitmeden savaşa çıkılıyormuş gibi görkemli bir tiyatro hazırlandı.
Parlak bir savaş alayıyla Üsküdar’a geçildi. Bu sırada bütün donanma da kıyı boyunca Boğaz’a doğru açılıyordu. Bu geçit töreni dört saat sürdü.
Üsküdar’da da halkı kandırmak için her türlü önlem alınmıştı.
BİR yandan padişahın tuğları çekiliyor, III. Ahmet, çevresindeki uzun sorguçlu silahlı muhafız takımının ortasında at üzerinde gidiyordu. Arkada sarayın ileri gelenleri, padişahın kılıcını, yedek sarığını, aptes İbriğini taşıyordu. Halkta, savaş İlanı düşüncesini uyandırmak için her çareye başvurulmuştu. Fakat Kadıköy’e gelindiğinde, alay dağılmış, herkes kasırlara ve Boğaziçi’ndeki yalılara dönerek yeniden zevk ve sefa âlemlerine delinmişti. Bu aldatmacanın foyası çabucak ortaya çıkmış, halkın kızgınlığını daha da
artırmıştı’’
İlk ayaklanma belirtileri, düzmece seferberlik tiyatrosundan iki ay sonra _ kendini gösterdi. Ayaklanmayı perde arkasından İstanbul kadısı Zülali Hasan Efendi ile Ayasofya vaizi Ispirzade Ahmet Efendi yönetiyordu. Patrona Halil ve adamları aslında o ikisinin kuklasıydı.
Ayaklanmaya katılanlar, akşam evlerine döndüklerinde ortalıkta kırk-elli kişi ya kalmış ya kalmamıştı. Saray ise gereksiz bir telaş içindeydi. Sancak-ı şerifi çıkarıp adam toplama derdine düşmüş, ama onu da beceremem isti.
İsyancılar, Damat İbrahim Paşa ile iki damadının ve bir de Şeyhülislam Abdullah Efendi’nin kellelerini istiyorlardı.
İbrahim Paşa’nın damatlarından biri, Kaptan-ı Derya Kaymak Mustafa Paşa, öteki de sadaret kethüdası Mehmet Paşa idi. Ayrıca kellesi istenenlerin toplamı 37 kişiye varıyordu.
III. Ahmet’in kızkardeşi Hatice Sultan, padişaha “İsyancıların istediği kelleleri ver, tahtını kurtar” demişti.
BUNDAN sonrasını Prof. İsmail Hakkı Uzunçarşılı’nın kaleminden okuyalım.
nen İbrahim, Mustafa ve Mehmet paşaları kurtaramayacağını anlayınca, kendisini indirilmekten kurtarma kaygısına düştü. Asilerin yaptıkları tayinleri kabul etti. Damadı İbrahim Paşa İle diğer ikisinin diri diri asiler eline teslim edilmeleri muvafık görülmediğinden, padişahın mührü İbrahim Paşa’dan alındıktan sonra, kapı arasına gönderilip, daha evvel oraya gönderilen iki damadı İle beraber boğularak cesetleri Alayköşkü duvarından dışarı atılmak istendiyse de, sonra bundan vazgeçilerek, bir öküz arabasıyla At Meydanı’na yollandı…
Sarayda boğulan üç vezirin cesedi At Meydanı’na getirildikten sonra asiler, saltanat tebeddülü hakkındaki maksatlarını yavaş yavaş meydana koyarak:
Kusur kalan cümle şöyle dursun; Sultan İbrahim nice oldu? Bunun bize cevabını versin, dediler.”
KASTETTİKLERİ Sultan İbrahim, III.
Ahmet’in küçük amcası Sultan II. Ah-met’in oğluydu.
Avcı IV. Mehmet tahttan indirilince önce kardeşleri il. Süleyman’la, II. Ahmet tahta geçmişti. Sonra da büyük oğlu II. Mustafa…
Yeniçeriler Sultan II. Mustafa’yı devirdikleri zaman bir süre kararsız kalmışlardı; II. Mustafa’nın kardeşi III. Ahmet’i mi tahta geçirelim; yoksa, Avcı’nın küçük kardeşi II. Ahmet’in oğlu İbrahim’imi, diye…
III. Ahmet’in tahta çıkması uygun görülmüştü. Ve bir süre sonra da Sultan III. Ahmet (söylentilere göre) yeğeni Sultan İbrahim’i boğdurmuştu.
Onun için şimdi isyancılar:
Sultan İbrahim nice oldu, diye bağırıyorlardı.
BESBELLİ ki Patrona Halil’in adamları, III. Ahmet’in de tahtta kalmasını istemiyorlardı. Hem de veziri azamımla onun iki damadını da boğdurtup cesetlerini kendilerine vermiş olduğu halde…
Ve şöyle diyorlardı:
Padişahımız İbrahim Paşa’yı saklayıp;kürkçü Manol’u ona feda eylemiş. Halife olan
bir padişaha böyle yalan yakışır mı?
bir padişaha böyle yalan yakışır mı?
Oysa İbrahim Paşa’yı tanıyor ve boğulup kendilerine verilen cesedin, İbrahim Paşa’nın cesedi olduğunu biliyorlardı.
Ama bela çıkarmak istiyorlardı.
NEVŞEHİRLİ İbrahim Paşa’nın cesedini, bir hamal beygirine yükleyip, Bab-ı Hümayun önüne getirmeye kalktılar. Yolda ceset attan düştü. Bunun üstüne boğazına bir ip takıp, ipi atini kuyruğuna bağladılar ve cesedi sürükleyerek götürdüler Bab-ı Hümayun’a…
Bağırıp çağırıyorlardı:
Bu ceset İbrahim Paşa’nın cesedi, değil.
Sultan Ahmet, Alay Köşkü penceresini açarak:
O değilse yarın asıl kendisini verelim,demiş ve pencereyi kapatmıştı.
Sonra da saltanattan çekilmeye karar vermişti. Tarih 2 Ekim 1730.
III.Ahmet’in yerine devrik ağabeyi II.
Mustafa’nın oğlu, I. Mahmut geçti.
Sultan Ahmet haremdeki dairesine
çekildi.
Mustafa’nın oğlu, I. Mahmut geçti.
Sultan Ahmet haremdeki dairesine
çekildi.
“Bütün isteklerini elde eden isyancılar, bununla da yetinmemiş, İstanbul’un çeşitli semtlerine dağılarak yağmaya başlamışlardı. Bir hafta sonra on iki yıl içinde binlerce altın liraya yaptırılan kasır ve köşklerden, dünyaya ün salan lale bahçelerinden geriye yalnızca yıkıntılar kalmıştı.”
Sultan Ahmet, tahttan indirildikten sonra daha beş yıl yaşamış ve 13 Haziran 1736’da, altmış üç yaşındayken ölmüştür. Kabri, Yeni-cami türbesindedir.
Osmanlı İmparatorluğunun son bulmasına kadar daha böyle altı padişah devrilecekti.
Padişahlar, şehzadeler, veziriazamlar da dahil, kimsenin güvencesinin olmadığı bir imparatorluktu Osmanlı İmparatorluğu…
Kimin, kimi, ne zaman devireceği de belli olmazdı, kimin, kimi, ne zaman öldüreceği de…
BUNDAN kırk beş, elli yıl önce; bizim lisedeki tarih hocaları, o zamana dek yüzlerce öğrenci yetiştirmiş, sağlam donatımlı, üst düzey insanlar oldukları halde, kuru kuruya yazılmış okul kitaplarının pek dışına çıkmazlar; bizlerde daha derinliğine bir tarih zevkiyle, bir tarih merakı uyandırmaktan adeta kaçınırlardı.
Genellikle uyguladıkları yöntem, kitapta çalışacağımız bölümleri işaretleyip, sonra da o bölümlerden sıramız geldikçe hepimizi tek tek kara tahta önünde sözlüye kaldırmaktı.
Bazan da hiç beklemediğimiz bir gün, sınıfa girince:
Birer beyaz kâğıt çıkarın, der ve yazılı yaparlardı.
Çoğumuzda hoşafın yağı kesilirdi.
Kimimiz, dirsek dürtmeleriyle yanımızdakinden yardım ister; kimimiz hocaya sezdirmeden ileri doğru azıcık meğillenip önümüzdekinin yazdıklarından bir şeyler apartmıya çalışırdık.
Kopyecilikte şampiyonluğu tekellerinde tutanlar ise, ne olur ne olmaz diye daha önceden yırtıp, rulo halinde, sıranın altındaki raptiyelenmiş lastikler arasına sıkıştırdıkları kitap sayfalarında, soruların yanıtını bulmaya uğraşırlardı.
BOMBA Halit, diye bir tarih hocamız vardı. Yazılılarda kürsünün tepesine çıkıp ayakta durur, tüm sınıfı gözlerinin projektörleriyle sınav sonuna kadar tarardı.
Kendine özgü bir sınav türü icat etmişti,
Soruları toptan yazdırmazdı. Her sorduğunun yanıtı için iki dakikalık bir zaman süresi tanır ve iki dakika dolunca:
“Yazamadıysan çek X’i” diye bağırıp öteki soruya geçerdi.
Bomba Halit’in sınav kâğıtlarını okumadığını ve sadece X’leri sayarak, kaç soruya yanıt verilmemişse, notu ona göre attığını anlamıştık.
Artık o kürsünün tepesine çıkıp, soruyu sordu mu, yanıtını bilmesek de X’i çekmiyor, aklımızdan bir şeyler uyduruyorduk. Daha doğrusu kuşku uyandırmamak için, iki yahut üç X’le yetiniyor ve beleşinden 8’leri, 7’leri topluyorduk.
Sonradan dostum olan Bomba Halife, okuldayken kendisine karşı yaptığımız bu madrabazlığı anlatmıştım.
“Sen öyle zannet” demişti. “Kıtırcıları saptayıp, önce onları sözlüye kaldırmak için yapardım o testleri… En hoşuma giden de hangi savaşı sorsam, genellikle Galatasaray-Fener maçından bölümler yazmalarıydı.”
BOMBA Halit’le de, daha başka tarihçi dostlarımla da, özellikle Osmanlı tarihinin neden salt bir kahramanlar resmi geçidiymiş gibi sunulmak istendiğini çok konuştuk.
Değişik Osmanlı dönemlerinden hemen hepsi, üstünde inceden inceye durulması gereken garip bir anarşi tayfunuydu.
Bu, bitmez tükenmez anarşinin kökünde-ki zehirli kaynak, neden hiç kurutulamadı?
Nasıl oldu da otuz altı padişahtan on dördü, kendi iradelerinin dışında indirildi tahttan? öğrenci kuşaklarında bu merak uyandırılamadığı zaman, tarih sorularına Galatasaray-Fener maçı yazarak yanıt vermek de adeta doğallaşıyordu.
PATRONA Halil ayaklanması sonucu tahtından inen Lale Devri Padişahı III. Ahmet, hiç şehzade boğdurdu mu? Patrona’nın adamları, Sultan III, Ahmet’in “küçük amcası H.Ahmet’in oğlu” yeğeni şehzade İbrahim’i boğdurduğu iddiasındaydılar?
Prof. Uzunçarşılı ise bu konuda şöyle yazıyor:
“…yirmi iki yaşında vefat eden ve veliaht olan bu şehzadenin cenazesi Darüssaade kapısı önünde teneşir tahtasına konulduğu zaman, halkın fikr-i fasidini izale için padişahın emriyle vezirler, ulema ve ocak ağaları, açıp baktıktan sonra gasl olunmuş ve bir su-i kasdi olmadığı görülmüştür.”
1754-1757 arasında üç yıl iktidarda kalmış olan III. Osman da, o sırada kırk iki yaşında olan (küçük amcası III. Ahmet’in oğlu) yeğeni veliaht Şehzade Mehmet’i boğdurtmuştur. Tarih, Aralık 1756.
Tahta çıkmadan öldürülmüş son veliaht şehzade de Mehmet olmuştur.
Öldürülmüş şehzadelerle devrilmiş padişahları, becerebildiğimiz kadarıyla anlatmaya çalışırken, nihayet sıra III. Selim’e geldi.
Kendisi devrilmiş padişahların dokuzuncusu… Genel sıralamada ise yirmi sekizinci padişah..
1789’da, Fransız devriminin başladığı yıl, yirmi dokuz yaşındayken çıktı tahta…
Osmanlı devletinin çağdaş bir devlet olamadığı, gün günden daha çok berraklaşıp aynalaşıyordu.
Daha 17. yüzyılın başında bunu sezenler olmuş ve Yeniçeri ocağını değiştirip yenilemek dahi düşünülmüştü.
Sultan II. Osman’ın tahttan indirilip husyeleri sıkılarak öldürülmesinin de öz nedeni asıl buydu.
18. yüzyılın ortasına doğru III. Ah