HAZRETİ İsa’dan 450; Hazreti Muham­met’ten de 1000’i aşkın yıl önce yaşamış olan Sokrates’in aklını taktırdığı bir söz vardı:“Gnothl Seauton”, “Kendini bil, kendi kendini tanı.”
O dönemlerde Delfi’deki Apollon tapına­ğının ön yüzüne, koskocaman harflerle kazıla­rak yazılmış olan bir sözmüş bu…
Sokrates kendi felsefesine ışık yapmış bu deyimi; “Gnothl Seauton”, “Kendini bil, kendi kendini tanı”…
Kişi  kendini sandığı kadar bir türlü bilemez; ya yaşadığı toplumu, ya hele onun tarihini, bilse bilse acaba ne ka­dar bilebilir?
Bu bir okuyup öğrenmek ve sandığa ça­maşır yerleştirir gibi öğrendiklerini kafaya yerleştirdikten sonra, başkalarına da anlat­maya çalışmak sorunu değildir.
Bu, toplum ve onun tarihiyle birlikte sü­rekli soluk alıp verme sorunudur. Beyinsel dinamolar ancak böylesi taze oksijenlerle güçlenip giden canlı soluklanmalar sayesinde donmuşlukla kalıplaşmaya karşı çıkabilirler.
ŞİMDİ yavaş yavaş esas konumuza gelelim.
                 Osmanlı tarihinde ilk siyasal cinayet neden ve nasıl işlendi?
Söylenti odur ki Floransa’da Dante’nin doğup çocukluğunu yaşadığı 1270’Ii yıllarda, bizim de Söğüt ve Domaniç yörelerimizde Oğuz Türklerinden geldiği söylenen dört yüz çadırlık, yani yaklaşık üç bin nüfuslu bir aşiret yaşıyordu.
Bu aşiret Kayı aşiretiydi. Başındaki Bey de Ertuğrul Bey’di.Ertuğrul Bey doksan üç yaşında öldü. Ta­rih 1281, yahut 1288. Ertuğrul Bey ölünce aşiretin içinde ikti­dar kavgası başladı.
Ertuğrul Bey’in oğlu Osman Bey ile Ertuğrul Bey’in kardeşi Dündar Bey birbirlerine girdiler.
Bu olaydan 225 yıl kadar sonra, Fatih’le II. Beyazıt ve oğlu Yavuz Selim zamanında ya­şamış olan Neşri, Osmanlı Devleti’nin kurulu­şunu, – hiçbir kaynak göstermeden -anlattığı ünlü yapıtı “Cihannüma” da, Osman Bey’le amcası Dündar Bey’in iktidar kavgalarını şöy­le özetliyor:
“…Ertuğrul Bey doksan üç yaşında ahre­te intikal edip Söğüt’te defnettiler; göçer evler (aşiretler) bazı Osman’ı ve bazı Ertuğrul ka­rındaşı Osman’ın annesi Dündar’ı, ‘Bey’ kılmak istediler. Amma kendü kabilesi Os­man’a vecih görüp, el altından haber gönderip söyleştiler. Dündar dahi halk ortasına gelecek, halkın Osman’a meyi ve İtikadın görecek ‘beylik’ten vazgeçip, ol dahi Osman Gazi’ye biat etti…”
1817’de doğmuş olan Hayrullah Efendi -Abdülhak Hamid’in babası- ise aynı olayın, sonunda siyasal bir cinayete nasıl dönüştüğünü şöyle anlatmada:”…Dündar Bey, Osman Bey’in reisliğini bir türlü hazmedemeyerek münasip bir fırsat bekliyordu; hatta rivayete göre Bilecik ve Yarhisar Rum Beyleri’nin Osman Gazi’yi öldür­mek İçin tertip ettikleri tuzaktan Dündar Bey’in de haberi varmış. Osman Bey bu hadiseyi bastırdıktan sonra 1298’de amcasını öldür­müştür…”
Neşri’nin Cihannüma’sına göre ise Os­man Bey, amcası Dündar Bey’i bizzat kendi eliyle ve okla öldürmüş. Söylentilere bakılırsa Dündar Bey o sırada doksan yaşındaymış.
1616’da yani Sultanahmet Camii’ne adını vermiş olan I. Ahmet dönemin de, Bostanzade Yahya Efendi’nin yazmış olduğu “Tarih-i safta ise Osman Gazi şöyle anlatılmakta: (Necdet Sakaoğlu’nun gü­nümüz Türkçe sine yapmış olduğu aktarmay­la)
“Adalet ülkesinin ocağı Osmanlıların ku­rucusudur. Son derece dürüst, dinine tutkun, yiğit ve adalet severdi. Halkına pek düşkündü. Uzun boylu, ak benizli, kumral kaşlıydı.
Babasının sağlığında ve kendisi yiğitlik çağındayken bir kişinin evine konuk olur. Du­varda asılı kitabı sorar:
Yüce Allah’ın kelamıdır.
cevabını alınca, Kuranı Kerim’e sarılmışsından, sabaha dek elbağlayıp ayakta muştur.
Hile ve aldatmacadan tamamen arın olup hayatında, devlet kasasından bir şey almamıştır. Kendi koyunlarından elde e ürünlerle geçinirdi. Şimdi bile Bursa dolaylarında mevcut olan beylik koyunlar, padişahımıza atasından miras yoluyla ulaşmış h.. mallardır…”    *
OSMANLI Devleti’nin kurulduğu 1299, yahut 1300 yıllarını çok eski zamana aitmiş gibi görmeyelim.
Her gün önünden geçtiğimiz Ayasofya o tarihlerde kaç yaşındaydı biliyor musunuz?
Nerdeyse 800 yaşında…
Delfi tapınağının üstündeki “Kendi kendini tanı” sözünün yaşı ise 1800 idi…
Bizim tarihimiz sanıldığı gibi çok eski değil, tam tersine çok yeni bir tarihtir. Genç b tarihtir. Geçmişi doğurmuş olmaktan çok, geleceklere gebe bir tarihtir. Ve “Yazılı tarihimiz” olaylardan çok sonra yazılmıştır.
Onun için de İsmail Hakkı Uzunçarşı Osmanlı Devleti’nin kuruluş yılları hakkım. şöyle diyor:
“Osmanlıların ilk aşiret devirleri hat beylik kurdukları zamanların tarihi pek karış olup, eldeki malumatın mühim bir kısmı sonradan yazılmış eserlere dayanmaktadır…”
Prof. Paul Wittek ise “Osmanlı İmparatorluğu’nun Doğuşu” adlı yapıtında Osmanlı Devleti’nin Kayı aşiretinden geldiği iddiası tümden reddediyor.
Bu iddianın ilk kez II. Murat döneminde ortaya atılıp, ondan sonra benimsendiğini hiçbir belgeye dayanmadığını iddia ediyor.
Tarihçi Danşimend de aynı kanıda…
Köprülü ile Uzunçarşılı aynı kanıda değiller.
Orhan döneminde basılan ilk sikkenin tında, Uzunçarşılı’nın öğrencilerinden tarih … Fahriye Arık, minicik bir “V” damgası görmüştür. Bu “V” damgası Kayı aşiretinin simgesiyim
Osmanlı Devleti’nin Oğuz Türkleri bağlı Kayı aşiretinden geldiğinin tek son belgesi de bu…
BİZE ait yönetim ve iktidar tarihleri neden çok kanlı ve çöküntülerle dolu olduğu epey incelenmiştir. Dr. Ahmet Mumcu’nun belirttiğine
Prof. göre:“Tıpkı Moğollarda olduğu gibi Türklerde de saltanatın intikalinde hiç de belirli bir kuralı yoktur. Bir saltanat usulünün bulunmadan kurulan Türk devletlerinin kısa zamanda parçalanmasına sebep oluyordu.  Bu anla Türk-İslam devletlerine de aynen geçmiş devlet, hükümdar ailesinin ortak malı sayılmıştır.  (Ülüş sistemi).  Osmanlı  devletli murisi saydığımız Anadolu Selçukluların da durum böyleydi. Bu devlette saltanatın  kali konusunda belirli bir usul yoktu.  yüzden veliaht tayin) diğer kardeşlerin ta.. üzerinde hak iddia etmesine engel olma.. böylece şehzadeler arasında sık sık taht kavgaları çıkardı.”
OSMANLI Devleti’nde ilk siyasal cinayetin, devletin kurucusu Osman Bey tarafından kendi iktidarına göz diken amcası Dündar Beye karşı işlendiğini gördük…
Peki ikinci siyasal cinayet ne zaman işlendi?
İkinci siyasal cinayet birincisinden 62 yılına kadar sonra I. Murat tarafından işlendi. Üçüncüsü de onun tarafından… Dördüncüsü de… İki kardeşini de, kendine baş kaldıran oğlunu da ilk öldürmüş padişah odur. Rivayet edilir ki, bir de merhum ağabeyi Süleyman Paşa’nın oğlu Melik Nasır’ı öldürmüş…
İSTANBUL’UN alınmasına daha altmış-yetmiş yıl vardı. Yaz İstanbul’unun     kıyı     yollarındaki rıhtımları,kaldırımlarında delikanlılarla genç kızların sevda buğularıyla mutluluğu adım adım yüreklerinde duymalarına ise altı yüz yıldan daha fazla…Ancak bu kadar zaman dahi gerçek bir kentleşmeye yine de tam yetmeyecekti galiba…
1974’te Bangkok’ta dolaşırken, silin­dir şapkalı, bastıbacak boylu, kırışık suratlı, Frenk giyimli birkaç insan heykeliyle karşılaşmıştım.
•              Bunlar da nesi, diye sormuştum.
•              Marko Polo’nun heykelleri; buralara geldiği zaman yapılmış, demişlerdi.
Marko Polo’nun karadan yaptığı Uzak­doğu gezisi, tam bizim Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluş yıllarına rastlar. 1271-1295 arasıdır.
Ne var ki, Marko Polo’nun anılarını o dönemin büyük İtalyan yazarı Rustichello, gezginin ağzından ne kadar düzgün, düzenli ve çekici olarak kaleme almışsa; bizim Os­manlı devletinin kuruluşuyla ilgili anlatımlar da o kadar düzensiz, çelişkili, karmakarışık ve çoğunlukla da sonradan geliştirilmiş ya­kıştırmalarla doludur…
Öyle ki, sonunda kimse işin içinden çıkamamış ve II. Murat’la Fatih Mehmet dönemlerinde, devletin kuruluşuyla ilgili resmi bir şablon, tüm Osmanlı tarihçileri ta­rafından benimsenmiştir.
Bugün de okullarda anlatılan şablon o şablondur.
OĞUZ Türklerinin bir kolu olan ve Sö­ğüt yöresine yerleştirilen dört yüz çadırlı Kayı aşireti ile onun doksan üç yaşında ölen Bey’i Ertuğrul Gazi ve onun yerine geçen oğlu Osman Gazi…
Devletin kuruluşuyla ilgili resmi şablon budur.
Tarihler ise pek belli değildir.
Ertuğrul Gazi ya 1281’de Ölmüştür, ya 1288’de ölmüştür.
Osman Gazi ne zaman doğmuştur?
1258’de doğmuştur. Prof. İsmail Hakkı Uzunçarşılı bu tarihin yanına şu cümleyi ek­lemekten alamamıştır kendisini: “Bu kaydın . ne dereceye kadar doğru olduğu biline­mez.”
Ya peki Ertuğrul Gazi’nin anasıyla ba­bası kimdir?
Prof. İsmail Hakkı Uzunçarşılı şöyle ya­zıyor:
“Osmanlı hanedanına ait meçhul nok­talardan birini de Ertuğrul Bey’in babası ve nesebi meselesi teşkil etmektedir; elimizde en  eski  vakayinameler bulunmadığı  için
uzun yıllardan beri yapılan tetkikler henüz müspet bir netice vermemiştir; bununla be­raber Ertuğrul Bey’in babasının şimdiye kadar tarihlerimizin kaydettikleri gibi Süleyman şah olduğu şüpheli olup yeni araştırma­lar neticesinde bunun Gündüz alp olması ihtimal dahilinde görülüyor. Mahalli anane­ye göre Ertuğrul’un validesi de Hayme Ana’dır.”
Ve daha hazini Ertuğrul Bey’in annesi olduğu varsayılan Hayme Ana’nın Domaniç bucağının Çarşamba Köyü’ndeki mezarını 1892 yılına kadar hiçbir Osmanlı imparatoru yaptırmamış. O tarihte II. Abdülhamit yaptır­mış türbesini.
OSMANLI devletinin kurulduğu 13. yüzyılın ikinci yarısı, o kadar da eski bir yüz yıl değil. Rönesans’ın tomur­cuklandığı bir dönem. Kentlerin geliştiği, sanatçıların şahlandığı, ticaret filolarının güçlenmeye başladığı bir dönem…
Biz ise o dönemin bize ait bölümünü hem çok eski bir dönemmiş gibi sunuyoruz; hem sonradan geliştirdiğimiz, hoşumuza gi­den imajlarla sunuyoruz; hem de o çağın gerçek benliğiyle herhangi bir karşılaştırma yapmaya önem vermeden sunuyoruz…
Tarih, kitleleri “düşünce”den kopar­maya dönük bir propaganda aracı niyetine kullanıldığı zaman, “çağdaş uygarlık düze­yini yakalama çabalan” kanadı kesilmiş kel tavuk gibi, boyuna pır pır eder ve bir türlü uçamaz.
Tarihimizi tüm ayrıntılarıyla kare kare yeniden incelemek v,e hiçbir yakıştırmayla çarpıtmaya tenezzül etmeden: ekonominin pek acımasız olduğu geçmişimizi, toplumun ortak bilincinde, abartmalarla süslü eski bir Acem masalı gibi değil, bilimsel ciddiyete dayalı bir “gerçekler aynası” olarak yeniden boyutlandırmak gerekiyor.
ERTUĞRUL Gazi ölünce yerine oğlu Osman Gazi geçti ve kendisine el al­tından tuzak hazırlayan amcası Dündar Bey’i öldürerek iktidarını pekiştirdi. Osman Gazi 1324’te öldü. Yerine büyük oğlu Orhan Gazi geçti. Orhan Gazi herhangi siyasal bir cina­yet işlemedi. Ve otuz altı yıl iktidarda kaldık­tan sonra 1360’ta öldü.
Yerine büyük oğlu mu, küçük oğlu mu olduğu pek bilinemeyen I. Murat geçti.
I.. Murat, biri Halil öteki İbrahim iki kar­deşini öldürdü ve oğlu Savcı Bey’in gözlerini kızgın demirle kör ettikten sonra kendisini idam ettirdi.
MURAT’ın iki kardeşini neden ve na­sıl öldürdüğü  konusunu Osmanlı tarihçileri göz ardı etmişlerdir. Günümüz tarihçileri dahi Osmanlı dev­letinin kuruluşu sırasındaki bu ilk kardeş öldürme olayı üstünde, “sus” işareti yapar gibi birkaç küçük fısıltıyla durmuşlardır.
Önce Ana Britannica’ya bir bakalım. Bu konuda o ne demiş? Şöyle demiş:
“…Babasının (Orhan Gazi’nin) ölümün­den sonra Bursa’ya çağırılarak tahta çıkarıl­dı. Ahilerin girişimiyle yeniden Eretna Beyliği’ne bağlanan Ankara’yı geri aldıktan (1361) sonra, taht mücadelesine girişen iki kardeşini Eskişehir’de yakalayarak öldürttü. Bu olay Osmanlı tarihinde taht için kardeş öldürme olayının ilk örneğiydi…”
OSMANLI tarihindeki “Siyaseten Katl” konusunu ilk kez derli toplu iş­lemiş olan Prof, Dr. Ahmet Mumcu da, I. Murat’ın iki kardeşini öldürmesi hak­kında şunları yazıyor:
“…hayatta kalan en büyük oğlu Murat, Orhan Bey ölünce hükümdar seçilmiştir. Fa­kat Ahiler’in (Anadolu’daki Türk kökenli esnaf ve zanaatçı örgütü) yaptığı bu seçime Murat’ın kardeşleri olan Halil ve İbrahim’in itiraz ettikleri ve ağabeylerine başkaldırdık­ları, bu yüzden I. Murat’ın bu kardeşlerini bertaraf ettiğini en son araştırmalar bize gösteriyor. Bununla beraber Halil’in, I. Murat’tan büyük olduğu söylentisi de vardır.” “…Mamafih her iki ihtimal de, başlangıçta devlette saltanatın intikali konusunda belirli bir usul meydana gelmediğini bize açıkça gösteriyor…”
PROF. İsmail Hakkı Uzunçarşılı ise “Osmanlı tarihi” yapıtının ilk cildin­deki karmaşık bir dipnotunda, şair Ahmedi’nin bir beytine dayanarak şöyle bir cümle yazmış: “Ahmedi’nin:
Oldular yağı (düşman) ana kardeşleri Kamunun bitti elinde işleri kaydından, Murat’ın birkaç kardeşi ile uğra­şarak, onları elde edip öldürdüğü anlaşılıyor ki, bunların İbrahim ile Halil olması icap edi­yor.”
YİNE aynı dipnotlarından öğreniyoruz ki, Orhangazi hem Yarhisar Rum Beyi’nin kızı Holofira ile, hem Bi­zans kara kuvvetleri komutanı Kankakuzen’in kızı Teodora ile, hem de Bizans İmparato­ru III. Andronikosun kızı Aşporçe ile evlenmiş.
I.             Murat, sonradan Nilüfer Hatun adını alan Holofira’dan doğmuş. Halil’in ise anne­si Teodora, İrahim’inki de   Aşporçe imiş.
Nedense bütün bu ayrıntılar, karınca duasına benzeyen minicik harfli dipnotları­nın içlerine saklanmış.
Ve hep cengaverlikler, saldırılar, fe­tihler, zaptlar, askeri başarılar ön plana çıkarılmış.
BİR düşünün ki I. Murat dönemi,  İtalya’da Boccacio dönemine rast­lar. Askeri başarılar göğüs kabartır.
Ama Boccacio gibi yazarlar yetiştirmiş ol­mak da tüm insanlığın gönülsel ve beyinsel yaratıcılığını kabartır.
I.Murat’ın iktidar kavgası yüzünden kardeşlerini ilk öldüren Osmanlı sultanı ol­ması, bu kadar sessiz sedasız mı geçiştir ilmeliydi?
İnsandaki iktidar ihtirasının uçurumlarıyla doruklarını gösteren düzinelerle roman, piyes, şiir yazılmalı ve yeryüzündeki sinema klasikleri arasına da aynı konuyu iş­leyen birkaç baş yapıt armağan edilmeliy­di…
Devlet kurmak, evrensel bir sanata merdiven kurmanın platformu olmadığı za­man, ne kadar görkemli olursa olsun, sonunda yine her şey suyunu bir türlü akıtamadığın çeşmeye dönüşüyor, Ve kültür darboğazını ne yapsan aşamıyorsun.
YABANCI tarihçilerin yazdığına göre Orhangazi en çok şehzade Halil’i severmiş. Hatta öldükten sonra yeri­ne onun geçmesini istermiş.
Bu sevgiyi kanıtlayan bir de ilginç olay var.
Yıl 1356… Şehzade Halil kayıkla İzmit Körfezi’nde gezerken, Foça’daki Ceneviz korsanları tarafından tutsak ediliyor ve Foça’ya götürülüyor.
Orhangazi ile dostluğu bir hayli güçlü olan Bizans İmparatoru Yuannis, Şehzade Halil’i kurtarmayı üstlenmiş. Bozcaada, Limni ve Midilli’deki donanmalarını toparlaya­rak Foça’ya gitmiş. Foça Beyi’ne doksan yahut yüz bin altın fidye vermiş. Yarısı Or­hangazi’den, yarısı kendi cebinden. Şehza­de Halil’i kurtarıp, önce İstanbul’a, oradan da İzmit’e getirip babasına teslim etmiş. Ta­rih 1359 Mart’ı.
Aynı yıl yapılan bir anlaşmayla da hem Orhangazi’nin Rumeli’ye yerleşmesini ka­bul etmiş, hem de on yaşındaki kızını Şehza­de Halil ile evlendirmeye karar vermiş.
Orhangazi ile Prenses Asporçe’nin oğ­lu olan Şehzade İbrahim hakkında ise pek bir bilgi yok.
I.             Murat’ın Şehzade Halil’den daha mı büyük, yoksa daha mı küçük olduğunu dahi bilmiyoruz. Sadece kendisinin iki kardeşini, yani iki şehzadeyi öldüren ilk padişah oldu­ğunu biliyoruz.

OSMANLI devletinin üçüncü padişahı olan Murat Hüdavendigâr, iki karde­şini öldürtmüş ilk Osmanlı sultanı olduğu kadar, aynı zamanda oğlunu da öl­dürtmüş ilk sultandır.
Oğlu Savcı Bey’i neden öldürttüğüne gelince…
I.             Murat, Bulgar Kralı Simon’un kız kardeşi Marya ile evlenmişti önce. Marya, Müslüman olduktan sonra adını Gülçiçek Hatun koydular. Büyük evlat Yıldırım Beyazıt’ı o Gülçiçek Hatun doğurdu.
Ancak Murat, bir Bulgar prensesiyle daha evlenmişti. Onun da adı Tamara idi.
Tamara da üç oğlan, bir kız doğurdu; Savcı, Yakup, İbrahim, Nefise…
Hüdavendîgâr’ın önce gözlerini kızgın demirle kör edip, sonra da öldürttüğü oğlu, ikinci karısı Tamara’dan olan oğlu Savcı Bey’di.
MURAT, yakın dostu Bizans İmparato­ru V.Yuannis ile Anadolu’da baş kaldıran bazı beyleri ezip susturma seferine çıkmıştı.
Bizans İmparatoru’na büyük oğlu And­ronikos vekalet ediyordu.
Şehzade Savcı Bey de Edirne’de güçlü bir durumdaydı.
Andronikos ile Savcı Bey, babaları ha­zır yokken, her ikisini de devirip yerlerine geçmek için aralarında anlaştılar.
I.             Murat zıpkın gibi Rumeli’ye geçti. İs­tanbul yakınlarından her iki asi delikanlının da güçlerini dağıttı. Andronikos ile Savcı Bey, Dimetoka’ya kaçtılar. Ama yakalandılar orada. Tarih 1385.
Murat önce Savcı Bey’in kızgın demirle gözlerini kör ettirdi.Hırsını alamadı, öldürttü.Dostu Bizans İmparatoru’na da baskı yaptı:Sen de oğlunu cezalandır, diye.İmparator, isteksiz isteksiz oğlunun gözlerini sirkeyle yaktırdı.
Ne var ki, Ândronikos’un sadece bir gö­zü kör oldu. Savcı Bey gibi tümden kör olup, sonra da asılmadı. Ve tek gözüyle de olsa görmeyi sürdürdü. Kısa bir süre için impara­tor bile oldu.
OSMANLI tarihindeki beşinci siyasal cinayeti Yıldırım Beyazıt işleyecek ve I. Kosova Savaşı’nda, babası şe­hit olup da yerine kendisi geçince, kardeşi Şehzade Yakup’u daha savaş sürerken boğ-duracaktı.
Ancak bütün bu siyasal cinayetler yine de, 14. yüzyılın başında kurulmuş olan Os­manlı devletinin 15. yüzyıla, padişahı tutsak edilmiş, şehzadeleri dövüşe tutuşmuş ve her yanı parçalanmış bir felaket meşalesi gi­bi girmesini önleyemeyecekti.
ESKİ bir dostumun anlatmayı pek sev­diği bir öykü vardı.
Bir Arnavut genci, kaçak olarak New York’a giden bir şilebe binmiş. Gemi Ame­rika’ya yaklaşırken, yolda yakalanmış deli­kanlı. ikinci kaptan kendisini İstanbul’a geri getirmek için kıçaltına hapsetmiş.
Şilep New York limanında kaldığı süre­ce, zavallı Arnavut çocuğu kapalı tutulduğu yarı karanlık bölümde gece-gündüz sadece doklardaki vinçlerle gemilerdeki vinçlerin seslerini dinlemiş.
Sonra da, değil Amerika’yı, gökyüzünü bile göremeden ters geri doğru İstanbul’a…
Amerika’ya gittiğini bilen arkadaşları, boyuna sorarlarmış kendisine:
“Ee anlat bakalım neler gördün New York’ta?..”
Arnavut genci de başını hafif yana eğer, kaşlarını kaldırıp alt dudağını sarkıtarak:
•              “Vallahi ne diyeyim bilmem ki, bir gü­rültü, bir gürültü…” dermiş.
NE zaman kendi tarihimizle ilgili bir ko­nuyu kurcalasam, hep bu öykü geliyor aklıma…
Süzülmüş, net, objektif, açık ve aydınlık anlatımlar yerine, akşam pazarı yaygarasına benzer, bol bol övme ve övünmelerle nağralanan, karmakarışık gürültüler çıkıyor karşı­ma…
Bir toplumun geçmişi, sade yöneticileri­nin bahadırlığıyla, savaş ve saldırılardan ibaret değildir ki…
Aynı ortamın insanları, geçmişteki belirli zaman dilimleri içinde nasıl yaşamışlardı? Okul anıları, ilk aşkları, geçim uğraşları, hafta­lık tatilleri, ulaşım ve iletişim düzenleri nasıl bir bütünleşmenin yörüngesindeydi?
Bir toplumun geçmişte çizdiği bu tür perspektifler elbet sonradan hayal edilerek yazılamaz. O dönemler yaşandığı sıradaki “yazı âşıkları” tarafından yazılır. Mektup ola­rak yazılır, anı olarak yazılır, gözlem olarak yazılır, inceleme olarak yazılır…
Ve sonra da bunların hepsi harmanlana­rak yüzlerce tarihçi tarafından, değişik yorum­larla, tekrar tekrar ballı börekli olarak yazılır…
Örneğin, salt Napolyon hakkında kırk bin cilde yakın kitap yazıldığı söylenir…
Ya eski Roma uygarlığı üstüne yazılmış olanlar; ya kutsal Roma-Germen İmparatorlu­ğu üstüne yazılmış olanlar; ya Fransız Devrimi üstüne yazılmış olanlar…
BİZİM Osmanlı tarihine dönük anlatım­larla analizlerin, konulara belgesel açıklıklar getirmekten çok, övünme malzemesi yapılamayacak olayları külleyip kapatma eğilimleri var…
Tabii bir de bizim geçmişimizde, çok iyi ozanlar var ama, düzyazı âşıkları yok…
örneğin, İstanbul üstüne ilk tarihsel ki­tap 1204’te, 4. Haçlı seferleriyle ilgili olarak o seferin komutanlarından Geoffroi de Villehardouin tarafından yazıldı. Adı da “İstanbul’un Zapt”ıydı.
O kitabın yazılışından neredeyse yüz yıl sonra, 1300’de kuruldu Osmanlı Devleti. Ve o devleti kurmuş olan Osman Gazi ile II. Murat arasındaki yüz yirmi – yüz otuz yıl arasında da tarihsel hiçbir şey yazılmadı. Bu yüzden dev­letin nasıl kurulduğunun anlatılmasına ancak yüz kırk yıl sonra başlanabildi; o da söylentile­re dayanılarak ve övgülerle salçalanarak…
Bir toplumun geçmişinden, yeterince “yazı âşığı”nın çıkmamış olmasının getirdiği acı bir kısırlıktır bu…
1389’da Birinci Kosova Savaşı’nda Sultan Murat Hüdavendigâr, Miloş Kabilöviç adındaki bir Sırplı asker ta­rafından şehit edildi.
Sultan Murat’ın öldüğü zaman kaç yaşın­da olduğunu dahi bilmiyoruz. Bu konuda Prof. İsmail Hakkı Uzunçarşılı şöyle diyor:
“Sultan I. Murat bir kayda göre elli dört yaşında ve diğer nakillere göre de 65 ve 68 yaşlarında iken şehit edilmiştir.”
Sultan Murat’ın tam dünyadan ayrılmak üzere olduğu sırada…
Savaş alanında kılıç sallayan Beyazıt ba­basının yanına çağrıldı ve rivayete göre babasının da isteğiyle hükümdarlık I. Beyazıt’a verildi…
Ve yine savaş alanında dövüşmekte olan bir başka şehzade daha çağrıldı babasının ya­nma. O da I. Beyazıt’ın küçük kardeşi Yakup Bey’di.
O sahneyi Prof. Uzunçarşılı şöyle anlatı­yor:
“Beyazıt, babasının yanına davet edildi­ği zaman, diğer şehzade Yakup Çelebi, bozul­muş olan düşmanı takip etmekte olup, babasının yaralanarak ölümünden haberi yoktu. Kendisine, Baban çağırıyor’ diye ha­ber gönderdiler ve gelir gelmez saltanat iddiasına kalkmasın diye devlet erkânının ka­rarıyla boğduruldu ve onun cesedi de babası­nın tabutuyla beraber Bursa’ya gönderilerek onun yanına defnedildi. Yakup Bey şehit edil­diği zaman otuz yaşında bulunuyordu; mağduren vefatı orduda ıstırap uyandırdı.”
Ve bir de dipnotu:
“Sultan Beyazıt, hükümdar ilan edilince biraderi Yakup Bey’in, Savcı Bey vakası gibi muhalefete kalkmasından endişe eden devlet erkânının kararıyla babasının ölü olarak yattı­ğı çadırın içine alınarak orada boğulmuştur.”
YILDIRIM Beyazıt’ın iktidarı 1389’daki I. Kosova Savaşı’ndân 1402’deki Anka­ra Savaşı’na kadar on üç yıl sürdü.
Ve bir savaş alanında yenilip tutsak edi­lerek tahtından indirilmiş ilk ve tek Osmanlı padişahı olma talihsizliği ona rastladı.
1402’de Yıldırımla Timur arasındaki An­kara Savaşı hakkında, birbirini tutmayan yüzlerce senaryo yazılmıştır.
Örneğin Timur’un ordusunda, üstlerine yerleştirilmiş kulelerden piyadelere okla, ateşlenmiş yağlı paçavra atılan “otuz bir, ya­hut otuz iki yahut elli savaş fili” varmış.
Söylentilere göre Yıldırım’ın ordusunda ise sadece iki fil varmış.
Savaşın kaderini bu filler saptamış.
Ayrıca Yıldırım yeterince ciddiye alma­mış Timur’un gücünü, falan filan.   .
Ancak I. Beyazıt’ın savaşta tutsak düşüp devrilmesi, yüz yıl sürmüş ve sadece dört pa­dişah tanımış olan Osmanlı Devleti’ni tam bir anarşi içine sürükleyerek fiilen sona erdirmiş­tir.
Yıldırım’ın oğulları arasındaki kavga ve bölünmelerle on bir yıllık bir iktidar boşluğun­dan sonra 1413’te Çelebi Mehmet’in iktidara egemen olması, aslında devletin ikinci kez bir daha kurulmasıdır. Onun için de Çelebi Meh­met, “padişah” olarak değil, “Çelebi” olarak anılır.
BİLİYOR musunuz Ankara Savaşı ne
kadar sürmüştür?
Ondört-onbeş saat… Tutsak düşen Yıldırım’a, Timur’un nasıl davrandığı da bin bir tane masalın uydurulma­sına neden olmuş.
Kimi, çok itibar etti, diyor; kimi, sırtına basıp atına binmek için kendisini binek taşı gibi kullandı, diyor; kimi, demir kafes içinde halka sergiledi, diyor; kimi de Yıldırım’ın göz­leri önünde pek tutkun olduğu son karısı Sırp Prensesi Olivera’yı çırılçıplak soyup oynattı, diyor.
Kesin olan Yıldırım’ın tutsaklıkta bir yıl ancak yaşayıp, kırk iki yaşında öldüğüdür.
TİMUR ,Yıldırım’ın cenazesini babasıyla birlikte tutsak aldığı Musa Çelebi’ye vererek ,Çelebi’yi de özgür bırakmış.
Musa Çelebi,Yıldırım’ın cenazesini Bursa’ya getirip ,orada defnetmiştir.
ANKARA Savaşı sırasında Yıldırım Be-yazıt’ın hayatta altı oğlu vardı: Süley­man, Mustafa, Musa, İsa, Mehmet ve Kasım….
I.             Beyazıt üç kadın almıştı. Germiyanoğlu Süleyman Bey’in kızı Devlet Hatun’u, Bulgar Prensi Konstantin’in kızı Olga’yı ve Kosova Savaşı’nda ölen Sırp Kralı Lazar’ın kızı Olivera’yı…
O nedenle oğullarından hangisinin hangi anneden olduğunu kesinkes saptamak kolay değil.
Mehmet Çelebi’nin Devlet Hatun’dan ol­duğu söylenir, ama Olga’dan olduğunu söyle­yenler de vardır.
Bu ayrıntılar nedense açık seçik bir türlü konmaz ortaya… Geçmişteki olaylar kendi gerçeklerinden soyutlanırsa, bir toplumun çağdaş uygarlık düzeyine varması sanki daha kolaylaşırmış gibi…
ANKARA Savaşı’nda Yıldırım’ın beş  oğlu da savaşa katılmıştı. Kasım çok  küçük olduğu için Bursa’da kalmıştı.
Savaş yenilgiyle sonuçlanınca Süley­man Çelebi ile Mehmet Çelebi askerleriyle birlikte, tarihçi Danişmend’in deyimiyle “sa­vuştular”.
Isa, Musa ve Mustafa Çelebilere gelin­ce…
Yine söylentiler çeşitlidir.
İsa ile Musa, Timur’a tutsak düşmüş, Mustafa da kaybolmuştur.
Bir başka söylentiye göre de Mustafa, ya Isa yahut da Musa ile birlikte tutsak düşmüş­tür.
İlerde Mustafa Çelebi tekrar siyaset sah­nesine çıkacak, ancak kendisine “gerçek Mustafa’nın savaşta kaybolduğu” iddiasıyla “Düzmece Mustafa” adı takılacaktır.
İKİNCİ Osmanlı Devleti yeniden kuru­luncaya kadar geçen on bir yıl içinde Yıldırım’ın oğulları, birbirlerini öldü­rüp durdular.
Savaştan yenilgiyi görerek kaçan şehza­delerin en büyüğü Süleyman Çelebi, önce Bursa’ya geldi. Bir iddiaya göre saray hazine­sine de el koyduktan sonra, ailesiyle birlikte Edirne’ye gidip orada padişahlığını ilan etti.

İSA Çelebi önce Balıkesir taraflarında gizlendi. Sonra da Timur’un göz yum­masıyla Bursa’yı işgal etti. Ve padişahlığını ilan etmeye hazırlandı. Timur, Yıldırım’ın naaş’ını özgür bıraktığı Musa Çelebi ile Bursa’ya göndermişti.
Musa Çelebi, Bursa’da iktidar olmaya çalışan kardeşi Isa ile hemen kapıştı ve önce İsa’yı kaçırdı.
Ama sonra Isa Çelebi, tekrar ele geçirdi Bursa’yı…
Musa Çelebi de Kütahya’daki dayısı Germiyanoğlu’nun yanına sığındı.
MEHMET Çelebi Amasya’ya yerleşmiş­ti. O da padişahlığını orada ilan etmeye çalışıyordu.
Bir ara, Bursa’da padişah olmaya uğra­şan ağabeyi İsa Çelebi’ye:
•              “Gel   Anadolu’yu   aramızda   bölüşe­lim” dedi. Isa Çelebi:
•              “Olmaz” dedi, “Ben ağabeyim, salta­nat benim hakkım.”
Bu kez de Mehmet Çelebi ile Isa Çelebi dövüştüler.
İsa Çelebi,  Bizans’a  kaçmak zorunda kaldı. Bizans imparatoru da İsa’yı Edirne’de padişahlık eden Süleyman Çelebi’ye verdi.
SÜLEYMAN Çelebi, öldürmedi İsa’yı.Ne yaptı biliyor musunuz?  Tekrar  Bursa’ya,   Mehmet Çe
lebi’nin üstüne gönderdi.
Ama Mehmet Çelebi onu Eskişehir’de hamam âlemi yaparken yakalayıverdi.Ve boğdurttu.
Cesedini Bursa’ya getirip, babası Yıldırım’ın yanına gömdüler.
BU kez Edirne’de padişahlık eden Sü­leyman Çelebi, Bursa’ya bizzat yürüdü ve aldı Bursa’yı. Mehmet Çelebi de Amasya’ya kaçtı. MUSA, dayısının yanında kuzu kuzu oturuyordu.
Bozguna uğramış olan Mehmet Çele­bi, ağabeyi padişah stajyeri Süleyman’a karşı, kardeşi Musa ile anlaşıverdi.Ve Musa Çelebi Edirne’ye doğru yola çıkarak, büyük ağabeyi Süleyman’la dövüşe
sıvandı.  ,

SÜLEYMAN Çelebi Edirne’de hamam sefası yaparken geldi haber:
•              “Musa Edirne’ye dayandı” diye.
Süleyman İyice kafayı bulmuştu. Kardeşi Musa Çelebi’nin  Edirne’ye  dayanmasına boş veriyordu.
Yeniçeri ağası ise yalvar yakar oluyordu:
•              “Etmeyin, eylemeyin durum kötü sul­tanım…”
Süleyman’ın laf dinleyecek hali yoktu ki… Üstelik hamamda kafasını dızdızlayıp key­fini kaçıran yeniçeri ağasına da fena öfkelen­mişti. O öfkeyle ağanın sakalını, bıyığını kes­tirdi.
Sen misin ağanın sakalını, bıyığını ke­sen… Onuru kırılan yeniçeri ağası, soluğu Musa Çelebi’nin yanında aldı.
Süleyman ayılınca aklı başına geldi ama, iş işten geçmişti. Musa girmişti Edirne’ye. He­men İstanbul’a kaçmak için yola çıktı ama, yolda yakalandı.
Ve Musa Çelebi de, ağabeyi Süleyman Çelebi’yi boğdurttu.Cesedini doğru Bursa’da babası Yıldırım’ın yanına gömdüler.Tıpkı kardeşi Isa Çelebi gibi…
KALA kala ortada Musa Çelebi ile Meh­met Çelebi kaldı.
Sonunda Mehmet Çelebi, kendisine durmadan kafa tutan Musa Çelebi’yi yendi ve Musa Çelebi de kaçarken bir su arkına düşüp boğuldu.
Onun da cesedini Bursa’da babası Yıldırım’ın yanına gömdüler.
Tıpkı  kardeşleri  Isa Çelebi’yle,  Süley­man Çelebi gibi…

Beyazıt’ın altı oğlunda artık sadece üçü vardı hayatta.
İktidarı ele geçiren Mehmet Çelebi. Tarih 1413.
Küçük olduğu için Ankara Savaşı’na ka­tılmayan ve daha sonra Süleyman Çelebi’yle Bursa’dan Edirne’ye giderken Bizans İmparatoru’na rehin verilen Kasım Çelebi… (Kasım Çelebi, apayrı bir roman olayıdır. İstanbul’da kalmış ve Bizanslı olmuştur o.)
İlerde “Düzmece Mustafa” diye ortaya çıkacak olan Mustafa Çelebi…
ÇELEBİ Mehmet’le kurulan ikinci Os­manlı Devleti’nde, Çelebi’den sonra tahta çıkan oğlu II. Murat, ilk siyasal cinayeti küçük kardeşi Mustafa’yı boğdurtarak işlemiştir, öteki kardeşlerine ise dokunma­mış, sadece kızgın demirle gözlerini çıkarıp kör etmekle yetinmiştir.
OSMANLI İmparatorluğu’nu altı yüz yıl­lık bir bütün halinde görmek hoşumu­za gitse bile, bu bütünlük, yüz-yüz elli yılda bir, kanlı anarşi dalgalarıyla iktidar boş­luklarına uğramıştır. Çok şehzade öldürül­müş, çok padişah devrilmiştir. Egemenlikte mutlak bir tekel sağlamak amacıyla işlenmiş olan siyasal cinayetler, otoriteyi keskinleştireceğine; devleti, -birbirine eklenen sigaralar gibi – hiç bitmeyen ayaklanmaların kızgın fırı­nı içine çekmiştir.
Ve zaten çok yeni bir kuruluş olan Os­manlı İmparatorluğu, genişledikçe genişle­miş, sonra da küçüldükçe küçülmüş, ama hiçbir zaman çağını gerçekten yakalayacak güçlü, birikimli ve sürekli bir kalkınma içine girememiştir. Bugünkü zorlanmalarımızın çok dibinde ta başından beri değişik Osmanlı dö­nemlerinden hiçbirinin, çağıyla tam olarak bir türlü bütünleşememiş olması yatar.
ANNEANNEMİN üçü kendisinden bü­yük, üçü de kendisinden küçük altı  tane kız kardeşi vardı.
Yeşil tulumba’daki Rufai Dergâhı’nın şeyhi olan babası Kırk anahtarlı Mustafa Efendi, kızlarını evlendirirken her birine düğün armağanı olarak ya bir yazlık köşk, ya özel bir akar, ya sekiz-on odalık bir konak parası vermişti.
Çocukken dedemin Göztepe’deki kendine ait özel köşkünden kalkar, büyük teyzelerimin Çamlıca’daki, Içerenköy’deki, Bostancı’daki köşklerine, bazen günübirliğine, bazen gece yatısına konukluğa giderdik.
Büyük dedem Kırkanahtarlı Mustafa Efendi’nin kızlarına çeyiz olarak armağan ettiği köşklerle akarların, sonradan ne tür miras kavgalarıyla kırgınlık ve küskünlükle­re yol açtığını uzaktan göz ucuyla izledim.
Kardeşler arasında birbirlerinin cena­zelerine gitmemeye yemin edenler çıktı.
Haklarının yendiğini iddia eden kardeş çocuklarından bazıları, birbirlerine beddua edip durdular.
Ve köşklerden bazıları da, onca dargın-lığa neden olduktan sonra, vâris bulunmadı­ğından, küçük yaşta oralara gelip oralarda ihtiyarlamış olan evlatlıklara kaldı.
Eski bir ailenin, doğduğu yerlerde otur­mayı torunlarıyla da paylaşarak sürdüren bir evladı olarak, “Miras kezzabı”nın kuşak­tan kuşağa ailelerin içini nasıl oyduğunu çok iyi bilirim.
Hoş, bunu bilmeyen pek kimse de yok­tur ya…
Onun için Osmanlı’da “iktidar mirası”-nı ele geçirmek, yahut da onu kaybetmemek hırsıyla, ağabeylerin kardeşlerini, kardeşle­rin ağabeylerini neden öldürüp durdukları, anlaşılmaz bir “muamma” değil..,    ,
Üstelik şehzadelerden hangisinin padi­şah olacağına dair belirti bir sistem de benimsenip pekiştirilmemişse…
1402 Ankara Savaşı’nda Yıldırım Beyazıt’ın Timur’a tutsak düşmesiyle oğulları arasında çıkan ölüm fırtına­sı, on bir yıl süreyle tam bir anarşi cehenne­mi yarattı.
Nihayet 1413’te yirmi beş yaşındaki Mehmet Çelebi, tek başına çıkıp oturabildi tahta…
1405’te kardeşi Isa Çelebi’yi hamamda yakalatıp boğdurtabildiği için…
Ve 1413’te Musa Çelebi’yi yok edebildi­ği için…
(O arada Musa da, Süleyman Çelebi’yi yakalayıp boğdurtmuştu. 1410.)
Miras kavgası dediğin de Osmanlı şeh­zadelerinin düzeyinde oldu mu, böyle oluyor işte…
I.Mehmet sekiz yıl ancak kalabildi ik­tidarda ve otuz üç yaşında öldü. 1421.
İki kardeşini de öldürmüş olduğu için Timur’un oğlu Şahruh, kendisini protesto etmiş ve:
•              Neden kardeşlerinle birlikte yönetme­din ülkeyi de, onları öldürttün, diye hesap sormaya kalkmıştı.
I. Mehmet, Şahruh’a verdiği yanıtta şöyle diyordu:
“Osmanlı ataları başlangıçtan beri tec­rübe ile her şeyi çözümlemişlerdir. İki padi­şah bir memlekette barınamaz. Hele etraftaki düşmanlar fırsat bekleyip duruyor­sa…”
YILDIRIM’la birlikte Ankara Savaşı’nda Timur’a tutsak düşüp, ancak Timur’un ölmesinden sonra Semer-kant’tan ayrılan ve hakkını aramaya gelen Mustafa Çelebi de böyle düşünüyordu her­halde…
Gerçi Semerkant’tan bir hayli geç geri
dönen Mustafâ Çelebi’ye Osmanlı tarihçileri” adını taktılar ama, o Mustafa “Düzme” falan değil, Yıldırım Beyazıt’ın özbeöz oğluydu.
I.             Mehmet, ölümünden üç yıl önce yani otuz yaşındayken karşısına çıkıveren karde­şi Mustafa Çelebiyle de kapıştı. Hatta onu yendi de… Ama yakalayıp öldüremedi.
Vaktiyle kendisi, Musa Çelebi’ye karşı nasıl Bizans İmparatoru Manuel’in diploma­tik dostluğundan yararlanmışsa; Mustafa Çelebi de aynı Manuel’in dostluğunu sağla­mış ve kardeşi I. Mehmet’in pençesinden kurtulmuştu. Şu şartla ki I. Mehmet sağ kal­dığı sürece Limni adasının dışına çıkama­yacaktı.
1421’de I.Mehmet öldü. Arkasında üç tane oğul bırakmıştı. On sekiz yaşın­daki Murat, on üç yaşındaki Musta­fa, dokuz yaşındaki Mahmut…
Nasıl Murat Hüdavendigâr, Kosova Savaşı’ndayken beklenmedik bir anda yaralı bir Sırp askeri tarafından hançerlenerek öl­müş ve Yıldırım beklenmedik bir anda tutsak düşüp, daha kırk iki yaşındayken beklenme­dik sıkıntılar içinde son nefesini vermişse; I. Mehmet de hiç beklenmedik bir kaza sonu­cunda ayrıldı dünyadan.      
Prof. Uzunçarşılı şöyle anlatıyor ölü­münü:
“Çelebi Mehmet bir gün atla av yapar­ken, ormanda kaçmakta olan bir domuza karşı mızrak attığı sırada nüzul isabet etme­siyle, baygın bir halde attan düştü; adamları hemen saraya getirdiler; zaten avlandığı yer Edirne’ye yakındı. Edirne civarında ve en uzak yerden hazık tabipler davet ettiler. As­kerler padişahı görmek istediler. Hayatta bulunduğunu göstermek üzere dışarı (di­van) çıkardılar; asker ve halk kendisini hayatta görüp sevindiler. Ertesi günü nüzul üstelediğinden sesi kesildi ve dili tutuldu ve akşama doğru vefat etti.”
SONRA da bakın neler olmuş. Yine Prof. Uzunçarşılı’nın dipnotlarından: “Edirne sarayında vefat eden Sultan Mehmet’in cesedi kırk gün sarayda saklandı ve ölümünü dört kişiden başka kim­se bilmiyordu. Bunlar her gün saraya girip çıkıyorlardı. Tedavi için etraftan ilaçlar geti­riliyor diye ortalığın şüphesini uyandırmak istemiyorlardı. Hekimler ölünün karnını aça­rak bağırsak, ak ve kara ciğerlerini çıkarıp cesedin içersini kamilen yıkadılar ve ceset­ten çıkardıkları maddeleri ölünün bulundu­ğu odayı kazarak gömdüler ve sonra cesedi ıtriyat sürdüler ve kefenlediler ve hayatta imiş gibi yatağa yatırdılar. Bu işlerin kaffesi iki vezir ile saray gılmanları tarafından yapı­lıyordu ve bu çocuklar hiç dışarı çıkmayıp, kimse ile görüşmezlerdi.”
Tıpkı korku filmlerinde olduğu gibi…
Bütün bu önlemlerin nedeni yeni hü­kümdar gelinceye kadar, Bizans İmpara­toru’nun elindeki Çelebi Mustafa’nın ortaya çıkıp saltanatta hak iddia etmemesiydi.
SULTAN II. Murat kırk gün sonunda sancak beyi olduğu Amasya’dan Bursa’ya geldi ve babasının ölü­müyle birlikte, kendisinin de padişahlığı ilan edildi… Henüz on sekiz yaşındaydı.
I.             Mehmet, kendisi kardeşlerini nasıl öl-dürmüşse, büyük oğlu Murat’ın da iki küçük erkek kardeşini öyle öldüreceğini biliyordu. Bunun için de ölmeden önce önlem almak istemiş ve Bizans İmparatorunun iki küçük oğluna sahip çıkarak, onları yanına almasını vasiyet etmişti. (Uzunçarşılı ve Dukas.)
II.Murat tahta çıkınca Bizans elçileri geldiler. I. Mehmet’in vasiyeti gere­ği, iki küçük  kardeşini Bizans’a götürmek istiyorlardı.Ve istek kabul edilmezse, Mustafa Çe­lebi yi serbest bırakacaklarını söylüyorlardı. İstek kabul edilmedi. Bizans, Mustafa Çelebi’yi serbest bıraktı. O da Edirne’de hü­kümdarlığını ilan etti.
II.            Murat tahta çıkışının yılında, amcası Mustafa Çelebi’yle dövüşe tutuştu…
Karmaşık entrikalardan sonra Çelebi Mustafâ yakalandı ve Edirne’deki hisar bur­cuna asıldı.
Bazı tarihçilere göre ise Mustafa asıl­mamış, ok kirişiyle boğularak öldürülmüş­tür. Tarih 1422.
II.Murat’ın küçük kardeşi on üç yaşın­daki şehzade Mustafa ise, Hamideli Sancak Beyiyken ağabeyinin padi­şah olduğunu öğrenince ödü koptu. Öldürül­memek için Karaman oğlu’nun yanına kaçtı. Ve Bizans İmparatorunun da sağladığı yardımlarla, sonunda taht kavgasına girişti. Ve yine karmaşık entrikalar sonucu İz­nik’te yakalandı, bir incir ağacının dibinde boğularak, Bursa’da babası I. Mehmet’in ya­nma gömüldü. 1423.
BUNDAN sonra II. Murat, en küçük kardeşi Mahmut’la Yusuf’un da kız­gın demirle gözlerini kör ettirdi ve kendilerini Bursa’da oturmaya zorunlu tuttu.
1300de Osmanlı devletini kuran Os­man Gazi’den, 1451’de Fatih II. Mehmet’in kesin tahta çıkışına ka­dar, iktidar kavgası yüzünden öldürülmüş yakın akraba ve şehzadelerin listesi şöyle:
Osman Gazi, amcası Dündar Bey’i öl­dürdü.
Oğlu Orhan Gazi, kardeşlerine dokun­madı.
Onun oğlu I. Murat, kardeşleri şehzade Halil ile Şehzade İbrahim’i ve oğlu Savcı, Bey’le belki de yeğeni Melik Nasır’ı öldürdü.
Onun oğlu Yıldırım Beyazıt, kardeşi Şehzade Yakup’u öldürdü.               
Onun oğlu I. Mehmet, iki kardeşini öl­dürdü, Şehzade Isa Çelebi ile Şehzade Musa Çelebi’yi…
Onun oğlu II. Murat, amcası Mustafa Çelebi ile kardeşi Küçük Mustafa Çelebi’yi öldürdü ve küçük kardeşi Mahmut’la Yusuf’­un gözlerini dağlattı.
Buraya kadar olan listede, saltanat üs­tündeki egemenlik iddialarından kaynakla­nan kavga ve savaşlar ağır basıyor.
Şehzade Yakup’un dışındaki şehzade­ler de, olanak bulsalar, kendilerini öldürmüş olan kardeşlerini ve hatta babalarını pekala öldürebilirlerdi. Nitekim I. Mehmet’in öldürt­tüğü Musa Çelebi de, daha önce kardeşi Süleyman Çelebi’yi öldürmüştü. ŞEHZADELERİN, hiçbir hareket yap­
masalar dahi, salt şehzade olarak doğmuş oldukları için öldürülmeleri dönemi Fatih II. Mehmet’le başlar. Vezir-i azamların gerektiğinde idam edilmeleri dönemi de…
TEVFİK Fikret, “Tarih-i Kadim” de şöyle haykırır:
Kahramanlık… Esası kan, vahşet;
Kes, kopar, kır, sürekli ez, yak, yık;
Ne “Aman” bil, ne “Ah” işit, ne “Yazık”;
Geçtiğin yer ölüm, elem dolsun;
Ne ekinden eser, ne ot, ne yosun;
Sönsün evler, sürünsün aileler;
Kalmasın hırpalanmadık bir yer;
Her ocak benzesin mezar taşına;
Damlar insin yetimler başına…
Bu ne vicdangüdaz şenia, (Vicdan eri­ten kötülük), ne ar…
Yere geç satvetinle (gücün kudretinle) ey serdar…
Herhalde çok da haksız değildi Fikret…
Ne -yapmalı ki, küçücük ailelerdeki mi­ras kavgaları dahi insanları pes perişan ederken; koskoca bir saltanat mirasının kan­lı dövüşleri, elbette leğende yüzdürülen kâğıttan kayıkların masumiyetinde olmaya BİZİM Osmanlı tarihi içinde dolaşmaya kalkmak, tıpkı İstanbul trafiği içinde dolaşmaya benziyor.
Genellikle çok kötü ve bulanık olan anla­tımlarda, ille de üstün görünme telaşının zikzakları, sonunda hiçbir yere tam varama­yan bir kargaşaya dönüşüyor.
Osmanlı’yı sevabı ve günahıyla; kendi özellikleri ve nitelikleri içinde objektif olarak ele almak titizliğini, hemen hemen kimse pek göstermemiş.
Ya Osmanlı’ya yaranma, ya Osmanlı’yla övünme tutkusu ağır basmış.
Hani öyle ki nerdeyse Osmanlı sultanları yenilmez, Osmanlı sultanları Hıristiyanlarla evlenmez, Osmanlı sultanları kimi öldürürse mutlaka haklı öldürür gibi saçma sapan birta­kım tabular yaratılmış.
Ve sonunda kimsenin derinliklerine bak­mayı göze alamadığı, karanlık boşluk ve uçurumlarla dolu garip bir tarih çıkmış orta­ya…
Öyle bir tarih ki, anası babası belli olma­yan, yani kimliği saptanamamış şehzadeler bile var içinde…
Koskoca bir tarih, bu kadar özensiz, yü­zeysel ve abartmayla şişinme davullarının gümbürtüsünden ibaret olarak mı yazılmalıy­dı?
ÖRNEĞİN Fatih’in babası II. Murat’a ne kadar gevşek ve suyuna tirit bir yaklaşımla bakılıyor.
iktidarını pekiştirmek için, hem amcası Mustafa Çelebi’yi, hem kardeşi Küçük Musta­fa Çelebi’yi öldürten ve öldürmediği en küçük kardeşinin de gözlerini kör eden bu sultan, ne­den kendi iradesiyle tahtından vazgeçti? Hem de kırk iki yaşındayken…
Yanıt şu:
Canı öyle istedi.
Peki, ikinci kez neden tekrar padişah oldu?
Çünkü oğlu Mehmet küçüktü ve Edirne üstüne bir Haçlı Seferi düzenlenmişti…
Ya bir yıl bile geçmeden yine neden bı­raktı tahtı?
Padişahlıktan hoşlanmadığı için bıraktı diyelim.
Öyleyse üçüncü kez niye padişah oldu?
Bir tuhaflık yok mu bütün bu tahttan inip çıkmalarda?..
Prof. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, II. Murat’­ın üçüncü padişahlığını bakın nasıl anlatıyor:
“Alınan tertibat üzerine Sultan Mehmet bir av eğlencesi yapmak üzere şehirden dışarı çıkarılacak ve Sultan Murat gizlice getirtilip hükümdar ilan olunacaktı. Bunun neticesinde Sultan Murat gelerek hükümdar olmuş ve Sul­tan Mehmet de yine eski sancağı olan Ma­nisa’ya gönderilmiştir.”
BESBELLİ ki II. Murat ile oğlu II. Meh­met  arasında   bir   iktidar   rekabeti _ olmuş.
Bunu İsmail Hami Danişmend ile Uzunçarşılı da azıcık ima ediyorlar ama, daha ötesini kurcalamıyor ve sorunun aydınlanma­sını zamana bırakıyorlar.
II. Murat’ın, ölümünden iki buçuk yıl önce bir vasiyet hazırlamış olması da garip.
Bu vasiyette Bursa’daki türbesine defne­dilmesini ve yanına da kimsenin gömülmeme-sini istemiş…
Üç kez tahta çıkan, sonunda da yanına kimsenin gömülmesini istemeyen bir Osmanlı sultanı…
Bizdeki   hamasi   propaganda  koşullan­masına, sanat yaratıcılıkları ağır basmış olsa, kim bilir ne başyapıtlar çıkardı II. Murat’ın gizli kalmış öz yaşamından…
Murat, tıpkı babası Mehmet Çelebi gibi, inme inerek öldü. O sırada kırk dokuz yaşındaydı. Toplam otuz yıl kalmıştı iktidarda. Oğlu II. Mehmet, Manisa’­dan Edirne’ye gelinceye kadar, ölümü on altı gün gizlendi. Tarih 1451.
Çelebi Mehmet’ten sonra ölümü gizle­nen ikinci padişahtı II. Murat. Ve Bursa’ya gömülen son padişah da o olacaktı.
Akla burada bir başka soru daha takılı­yor. Mehmet Çelebi’yle oğlu II. Murat inme iner inmez gerçekten hemen ölmüşler miydi? Yoksa   felçli   bir   padişahın   padişahlık edemeyeceğini düşünenler, onlara belgesi ol…?
PROF. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, II.. Mehmet’in üçüncü kez padişah oluşu­nu da şöyle anlatıyor:
“II. Mehmet, 18 Şubat 1451’de Edirne’de üçüncü defa hükümdar olduğu zaman yaşı on dokuzla yirmi arasında İdi. Sultan Murat öldü­ğü zaman Mehmet’ten başka Isfendiyar Bey’-in torunu olan hareminden -Hatice Sultan-henüz süt emen Ahmet adında bir çocuğu ol­muştu…
…Acele Edirne’ye gelen yeni hükümdar teamül mucibince bu çocuk boğuldu…”
Uzunçarşılı gibi ciddi bir bilim adamı bi­le, II. Mehmet’in emzikteki kardeşini hemen öldürtmesini, “teamül mucibince” türünden bir kaydırmayla hafifletmeye çalışıyor…
Hangi teamül mucibince?
Fatih, o ünlü yasasını bu olaydan yirmi yedi yıl sonra kaleme alacaktı ve emzikteki kardeşi Ahmet’i öldürterek de “teamül”ü ken­di başlatıyordu.

İSMAİL Hami Danişmend ise aynı ola­yı şöyle anlatıyor:
“Küçük Ahmet, ikinci Murat’ın henüz kundakta bulunduğu rivayet edilen en küçük oğludur. Fatih, Manisa’dan Edirne’ye gelir gelmez, müstakbel bir saltanat müddeisi saydığı bu küçük kardeşini boğdurup tabutu­nu babasının cenazesiyle beraber Bursa’ya göndermiştir. Osmanlı tarihindeki amca, evlat ve kardeş katilliği ananesine ait vakalar için Osman Gazi, I. Murat, Savcı Bey, I. Beyazıt olaylarına bakınız. Fatih devrinden itibaren bu siyasi idamlar, kanuni bir mahiyet almış ve şehzadelerin saltanat muharebelerine mani
olmak için ‘Kanunname-i Al-i Osman’a’ şöyle bir madde konulmuştur:
“Ve her kimesneye evladumdan saltanat müyesser ola, karındaşların nizam-ı âlem içün katlitmek münasibdür; ekser-i ulema tec­viz etmiştür; onunla amil olalar.”
Fatih’in ilk örneğini de vererek koyduğu ünlü kardeş öldürme maddesi bu işte…
ALI Himmet Berki, böyle bir yasa olma­dığını iddia ediyor. Ve şöyle diyor: “Fatih ayarında büyük ve Müslüman bir hükümdar ‘günahsız masumların’ öldürülme­sini düşünemez bile…”
Prof. Dr. Ahmet Mumcu da, Berki’ye şu yanıtı veriyor:
“Değerli bir hukukçu olan yazarın ciddi olarak böyle bir mütalaa ileri sürmesi gariptir, çünkü Fatih, kardeşi Ahmet’i katlettirdiği gibi, bundan sonra onun bu hususta koyduğu kesin kurala dayanarak, tahta çıkan Osmanlı hü­kümdarları, kardeşlerini katlettirmişlerdir. Sayın Berki’nin bu tarihi gerçeği göz önüne al­madan, ciddi olarak ileri sürdüğü iddiasını tabii ki kabul etmek imkânsızdır.”
Mehmet on dokuz yaşında üçüncü kez Edirne’de tahta çıkınca, hemen emzikteki kardeşi Ahmet’i boğdurtarak, onun da cenazesini, babası II. Murat’ın cenazesiyle birlikte Bursa’ya göndertti. Bu tamam, bunu biliyoruz. Ancak yine aynı II. Mehmet, Karaman se­ferine çıkmadan önce Bizans’la bir anlaşma yapmıştı.
Bu anlaşmada, Bizans’ın elinde bulunan Osmanlı hanedanına mensup Şehzade Orhan’ın salıverilmemesi için Çorlu çevresini Bizans’a terk ediyor ve daha önceki padişah­lar gibi oda Bizans’a yılda üç yüz bin akçe
ödemeyi kabul ediyordu.Kimdi bu Şehzade Orhan?Babası kimdi, anası kimdi, hangi padişa­hın oğlu yahut torunuydu?
Bunu bilmiyoruz işte…
YILDIRIM’ın yenilip tutsak düşmesin­den sonra, Süleyman Çelebi, Edirne’­de    saltanat    kurmaya    giderken,
Bursa’ya uğrayıp en küçük kardeşi Kasım’la Fatma’yı yanına almış ve kendilerini Bizans İmparatoru Manuel’e rehin olarak bırakmıştı. Bu olay malum…
Ancak tarihçi Dukas ile Halkondil’e gö­reyse Yıldırım’ın oğullarından bir şehzade daha sığınmış Bizans’a… Onun da adı Yusuf-muş. Orhan değil…      O Yusuf’u da kimsenin bildiği yok.
Ve Bizans’ın elindeki şehzadelerden bi­ri, ya Kasım, ya Yusuf, Ortodoks dinini kabul etmiş. Vaftiz babalığını da İmparator Manuel yapmış.
Yıldırımın Ortodoks olan bu şehzadesi ölünce de Prodromos manastırının kapısının iç tarafına gömülmüş…
Bunlar saklanacak değil, en küçük ayrın­tısına kadar açığa çıkartılacak çok önemli olaylar…
FATlH’in serbest bırakılmaması için haraç ödemeyi kabul ettiği Şehzade Orhan, nasıl düşmüş Bizans’ın eline?
O da bilinmiyor.
Kritovulos, Şehzade Orhan’ın Çelebi Mehmet’in oğlu olduğu kanısında… Yani Fa­tih’in amcası olduğu kanısında…
Halkondil ise aynı Orhan’ın Süleyman Çelebi’nin torunu olduğu kanısında…
Osmanlı tarihçilerinde ise bu konuda da çıt yok.
Ve dikkat edilirse, hep Bizans’la olan iliş­kilerin ayrıntılarında çıt yok…
Oysa en üstünde durulacak büyük insan­cıl serüvenlerle dramlar, asıl bu ilişkilerde saklı… Hem de bütün dünyanın ilgisini çeke­cek evrensel boyutlarda…
Bunları Müslümanlıkla Hıristiyanlığın dövüşü ve rekabeti olarak görmek yanlıştır. Tarihin içinde kendiliğinden gerçekleşmiş, evrensel nitelikte insancıl oluşumlardır bun­lar.
Ayrıca sanatsal yaratıcılıklara da yeni ufuklar açacak özellikte, çarpıcı, gizemli, ok­yanus dipleri bakirlisinde duygu yüklü titre­şimleri vardır çoğunun.
OSMANLI   tarihinde   birçok   karanlık nokta, boşluk ve kopukluk olduğu kesin…
Tarihi salt bir propaganda aracı olarak kullanma derdine düştün de, olayları kendi gerçeklerinden koparıp, o propagandaya gö­re ayarlamaya kalktın mı, insanlık jürisi önündeki beyinsel itibarını aşındırmaya başlı­yorsun…
Osmanlı’nın zaman zaman kimlerle an­laşıp, kimlerle dövüştüğü ortada… Hıristiyan­lar kadar Müslümanlarla da savaşmış, Müslümanlarla anlaştığı kadar Hıristiyanlarla da anlaşmış, kendine özgü, garip ve geometrisiz bir egemenliktir Osmanlılık…
ibretle bakılacak yönleri, imrenerek ba­kılacak yönlerinden daha çoktur.
OTUZ altı padişahtan her biri dönemin­deki ülke haritasını çizmeye kalkın… Kimse kolay kolay böyle bir işin
üstesinden gelemez…
Hangi sınır ne zaman belirlendi, hangi sı­nır ne zaman değiştirildi; sanıldığı kadar berrak değildir…
Ve önüne gelen kendi keyfine ve tabulaştınlmış şablonlara göre bir şeyler yakıştırıp gitmiştir Osmanlı tarihine…
YAZIYI seven biri olarak Türkiye’de iki şeye çok üzülürüm.
Biri, mahkeme tutanaklarının o kadar kötü yazılmasına…
İki, tarihsel olayların da mahkeme tuta­nakları kadar özensiz ve bulanık yazılması­na…
Gerek adaletinde, gerek tarihinde yazılı anlatımlarını, anıtsal bir aydınlığa kavuştura-mamış toplumların uygarlık çiçekleri, her zaman kavruk kalıyor.
CUMHURİYETTEN bu yana “kadın hak­ları” konusunda çeşitli örgütler kurul­muş, önemli atılımlar gerçekleştiril­miş, ateşli demeçler verilmiş, alevli söylevler söylenmiş; makaleler, kitaplar yazılmış, film­ler ve TV dizileri yapılmıştır.
Nedense kimsenin aklına padişah karısı olduğu için çocukları öldürülmüş olan bahtsız ve acılı annelerin arada sırada anılarını taze­lemek ve mezarlarına bir buket gül koymak gelmemiştir.
Kadın hakları, savunusu, yaşamakta olan kadınların hakları yanında, tarihsel bir katmerleşmeyle geçmişten rüzgârlanıp gelen “tüm kadınlığın da hakları” nı kapsamalı ve daha geniş boyutlu bir eylem olmalıdır aslın­da…
O zaman çok daha köklü, çok daha volkanlı, çok daha -yan çizilemeyecek- bir somut­luk kazanır.
ÖRNEĞİN Bursa’da eski Kükürtlü Kaplıcası’nın yanında, kimsenin pek ilgi­lenmediği bir türbe vardır.
Hatice Sultan Türbesi…
Candaroğlu Isfendiyar Bey’in güzelliği dillere destan torunu Hatice Sultan… II. Mu­rat’a şehzade Ahmet’i doğurmuş olan Hatice Sultan… Ve üvey oğlu Fatih tahta çıktığı gün, henüz memedeki şehzadesi öldürülmüş olan Hatice Sultan… Kocası Sultan II. Murat’ın ce­nazesiyle birlikte küçücük oğlunun cenazesini de Bursa’ya yolcu eden Hatice Sultan…
Kadın haklan da, annelik duyguları da, her türlü siyasal yorumun dışında, kendine özgü bir ağırlığa sahiptir. Onun için tarihteki olaylara sade “egemenlikler” açısından de­ğil, bu açılardan da bakmak bir uygarlık “alto-metre”sidir. Hangi düzeye kadar yükselinmiş olunduğunu gösterir.
Ayrıca Hatice Sultan’ın türbesi, bir ölçü­de esrarengiz bir türbedir de… Ne kapısında, ne içinde, ne herhangi bir köşesinde, orada kimlerin yattığını gösteren bîr “kitabe” vardır.
Ve Hatice Sultan’ın türbesini paylaşan kabirlerin de kimlere ait olduğu tam bilinme­mektedir.
OSMANLİ tarihinin askeri başarılar açı­sından doruktaki özeti, Fatih Sultan II. Mehmet’in İstanbul’u almış olması…
Dünyanın en güzel kentini bize armağan ettiği için kendisine şükran borcumuz var.
Fatih, çok aşamalı bir beyinsellikle Os­manlı İmparatorluğu’nu Doğu Roma Impara-torluğu’na dönüştürmek istemiş, o yönde çok üst düzey politikalar izlemiş ama değişik dün­yaların toplumsal koşulları, böyle bir sentezin gerçekleşmesine olanak vermemiştir. Ayrıca böyle bir sentezin özlemi, derinlerden birike­rek büyüyen toplumsal tepkilere yol açmış, kendisinden sonra tahta çıkan oğlu II. Beyazıt’a, “Veli” lakabının takılmasına neden olmuştur…
Otuz yıl iktidarda kaldıktan sonra, kırk dokuz yaşında dünyadan ayrılan Fatih’in, ze­hirlenerek öldürüldüğü iddiaları boşuna çıkmamıştır ortaya… Bizans’ı yıkmak yerine, onun başına geçme aranışı, besbelli ki pek hazmedilememiştir çevresinde…
SULTAN Mehmet’in çağdaşı olan Aşık Paşazade, Fatih’in ölümünü imalı bir dille şöyle anlatıyor: “Vefatına sebep ayağunda zahmet var­dı. Tablbler Macundan aciz oldular. Ahir tabib-ler cem oldular. İttifak Ittüler. Ayağından kan aldular. Zahmet ziyade oldu. Şarab-ı fariğ ver-düler. Allah rahmetine vardı.”
Hekimler nasıl bir ilaç vermişlerse, Fatih o ilacı içer içmez ölmüş. Hem de yine Aşık Pa-şazade’nin deyimiyle “ciğeri doğranarak…” Yani acılardan kıvranarak… Tarih 1481.
Ve Aşık Paşazade, Fatih’in ağzından so­rar:
Neyçün bana kıydı tabibler? Bilerek mi kıydılar, bilmeyerek mi? Bu soru da sonsuza dek yanıtsız kalacak…
FATİH, “Kanunname-i âl-i Osman” adlı temel yasayla, o yasanın içindeki ün­lü “kardeş katli” maddesini, otuz yıl­lık iktidarının son yıllarında ve son veziriaza­mı Karamanı Mehmet Paşa zamanında kaleme aldırdı.
Metni hazırlayan da Nişancı Leyszade Muhammed-lbni-Mustafa Paşa’dır.
Hukuk açısından savunulacak hiçbir yanı yoktur o maddenin.
Kaldı ki Osmanlı hanedanının içini tam
yarattığı anarşiyi de önleyememiştir.
“Ve her kimesneye evladımdan saltanat müyesser ola, karındaşların nizam-ı âlem için katletmek münasiptir…”
Fatih, eski bir Moğol geleneğine sadık kalarak, “Her kardeşin saltanat üstündeki hakkı eşittir” ilkesinden hareket etmiş, “Kim başa geçerse ötekileri öldürüverip egemenli­ği tekelinde tutsun” demeye getirmiş.
Ve “Kim ki kardeşlerin en büyüğüdür, saltanat ona müyesser olur” diyememiş.
Bu madde için Prof. Dr. Ahmet Mumcu şöyle yazıyor:
“…Fatih gene de, taht değişikliklerinde anarşiyi tam anlamı ile önleyememişti. Bu du­rumda Yeniçerilerin ve ulemanın desteğini alan şehzade, padişah oluyordu. Doğu mem­leketlerinde herkesin kuvvetli ve otoriteli kimselere İtaat etmesi geleneği ve İstanbul’a gelip hazineyi ele geçirenin ulema ile Yeniçe­riyi elde etmesi İle kudret kazanması, onun hükümdar olmasını gerektiriyor; sonra da ‘egemenliğin bölünmezliğini’ temin ve ni­zam-ı âlem için de kardeşlerini öldürüyordu/’
BURADA üzücü olan nedir bilir misi­niz?
Kişi hak ve özgürlükleri daha 1215’te, yani Osmanlı devletinin kurulmasın­dan seksen beş yıl önce İngiltere’de “Magna Carta Libertatum” yasasıyla güvence altına alınmıştı.
O temel yasada şöyle deniyordu: Madde 39- Hiçbir özgür kişi, kendi denk­lerinin hukuken geçerli bir hükmü ya da ülke yasalarının gerektirdiği durumlar dışında tu­tuklanamaz, hapse atılamaz.mallarından ve yasal haklarından yoksun bırakılamaz.sürgü-ne gönderilemez ya da hiçbir biçimde zarara uğratılamaz; biz (kral olarak) ona saldırmaya­cağımız gibi, kimseyi de üzerine saldırtmaya-cağız.
Ve II. Sultan Mehmet, “Magna Carta”-dan 262 yıl sonra, 1477-1480 arasında, padi­şah olan şehzadenin kardeşlerini öldürebile­ceği ilkesini getiriyordu.
GETlRlYORDU da ne oluyordu? Prof. Ahmet Mumcu’nun dediği gibi: “Fatih’in saltanatın İntikali konusunda bir usul koyamaması ,onun ölümü ile iki oğlu Beyazıt ve Cem arasında derhal bir salta­nat kavgasına yol açıyordu…”
II.            Beyazıt, Fatih’in sert siyasetini yumu­şatacağına söz vererek, Kapıkulu ocağını ele geçiriyordu.
Fatih’in son veziriazamı Karamani Meh­met Paşa, Fatih’in ölümüyle II. Beyazıt’tan yana ayaklanan Yeniçeriler tarafından Cem’i tuttuğu için linç ediliyordu.
O Karamani Mehmet Paşa ki, sade Fa­tih’in ünlü yasasını onaylamakla kalmamış, I. Beyazıt’ın Kosova savaşında hükümdar olur olmaz kardeşi Yakup Bey’i boğdurmasını da pek yerinde görmüştü…
Talihin ve tarihin garip bir cilvesi, I. Be­yazıt’ın kardeş cinayetini çok doğru bulmuş olan bir veziriazamı, bu kez de yine kardeş kavgası yüzünden II. Beyazıt’ın yandaşları parçalayarak öldürüyordu. Böylece, Yeniçeri­nin linç ederek öldürdüğü ilk veziriazam da Karamani Mehmet Paşa oluyordu.
II.Beyazıt’la kendisinden on bir yaş küçük olan kardeşi. Cem arasındaki iktidar kavgası, tam bir anarşi ortamı içinde başladı.
II. Beyazıt otuz dört, Cem Sultan da yirmi üç yaşındaydı.
Fatih ölünce, Karamani Mehmet Paşa, Amasya Valisi olan Beyazıt’a haber gönder­mişti.
Ama el altından Konya valisi olan Cem’e de, ağabeyinden daha önce gelivermesi için haber göndermişti.
Beyazıt’ı tutan Yeniçeriler, Cem’e uçuru­lan haberi öğrendiler ve hem Karamani’yi parçaladılar, hem de birçok konağı yağmala­dılar.
Sonunda II. Beyazıt hükümdar oldu ama Cem’le kavga bitmedi.
Ve hem acıklı, hem de reziline bir öykü başladı.
CEM, Rodos şövalyelerine sığındı.
Şövalyeler bir yandan II. Beya­zıt’la pazarlığa giriştiler, bir yandan da Osmanlı sultanının Rodos’u kuşatmasın­dan korktuklarından Cem’i Fransa’ya götürdü­ler.
II.            Beyazıt, şövalyelere yılda kırk beş bin altın vermeyi kabul ederken, Fransa Kralı’yla da, ödeyeceği haracın hesabını yapmaya baş­ladı.
Şövalyeler, Cem’i bazen tekrar Rodos’a getiriyor, bazen tekrar Fransa’ya götürüyor­lardı.
Bu hazin tutsaklık sırasında Cem ayrıca bir baronun kızına da âşık oldu… O sırada Mı­sır’daki annesiyle karısı da kendisini kurtar­mak için yine Rodos şövalyelerine boyna para veriyorlardı.
Cem’in oradan oraya tutsak olarak do­laştırılması yedi yıl sürdü. Sonunda Fransa Kralı ve şövalyeler, Papa VIII Thmocent’la anlaştılar. Cem, Papa’-ya teslim edildi.
II.            Beyazıt’ın yılda ödediği kırk bin altın­dan artık Papa da pay alıyordu.
II.            Beyazıt, kardeşinden kesinkes kurtul­mak azmindeydi. Cem’in öldürülmesi karşılığı üç yüz bin altın ödeyeceğini bildirdi.
Bunu öğrenen Fransa Kralı VIII Charles» İtalya seferi sırasında Cem’i o tarihteki Papa Alesandre Borgia’dan aldı.
Ve tam o günlerde Cem, yüzü gözü şişe­rek öldü. Tarih 22 Şubat 1495.
Söylentilere göre Papa Alexandre Borgia, Cem’i zehirledikten sonra teslim etmişti. Fransa Kralı VIII Charles’a… Cem öldüğünde otuz dört yaşındaydı.
Cesedi öldükten dört yıl sonra 1499’da II. Beyazıt’ın isteğiyle Napoli’den Bursa’ya geti­rilmiş ve daha önce ölmüş olan ağabeyi Mustafa’nın yanına gömülmüştür.-
Cem’in çocukları ne oldu? O çocukların da öyküleri sade acıklı değil, Osmanlı tarihi için ayıplı öykü­lerdir.
Fatih Sultan Mehmet, -belki çok garip gö­rünecek ama- sağlığında Beyazıt’la, Cem’in birer oğlunu yani kendi öz torunlarından ikisi­ni yanında rehin tutuyordu.
Beyazıt yahut Cem, kazara Fatih’e baş kaldırırlarsa, Fatih de onların oğullarını, yani kendi öz torunlarını öldürecekti…
Bize İstanbul’u armağan eden Sultan II. Mehmet’in, kendi çocukları arasında kurduğu iktidar denklemi böyleydi.
BEYAZIT’ın oğlunun adı Korkut, Cem’­in oğlunun adı da Oğuz Han’dı. II. Beyazıt tahta çıktaktan sonra, Edirne’de bir ziyafet vermiş ve ziyafete Fatih’­in eski veziriazamlarından Gedik Ahmet Paşa’yı da davet etmişti.
Gedik Ahmet Paşa, Cem yanlısıydı ve Cem’in oğlu Oğuz Han’ı bir süre koruyup kol­lamıştı.
II.            Beyazıt, ziyafet sırasında Gedik Ah­met Paşa’ya “ölüm” işareti olan kara kaftan armağan etti ve yemeğin sonunda da kendisi­ni cellatlara boğdurttu.
Sonra da İstanbul muhafızı İskender Paşa’ya şu fermanı gönderdi:
“Kulum İskender! Biti sana vasıl olduğu gibi bilesin ki Gedik’! tepeledim; gereklidir ki sen de Cem’in oğluna mecal vermeyip boğdurasın ki gayet mühimdir…”
İskender Paşa boğdurttu Cem’in oğlu Oğuz Han’ı. Tarih 1483. Yani Cem’in ölümün­den on iki yıl önce…
PROF. İsmail Hakkı Uzunçarşılı’nın
yazdığına göre:
“Cem’in diğer oğlu Murat, Mısır’da ailesinden ayrılarak Rodos’a gelmiş ve ora­da kalarak Katolik olmuştur. Rodos, Kanuni Sultan Süleyman zamanında zaptedllince, ele geçen Murat İle oğulları öldürülüp, İki kı­zıyla (Gevher Melek ve Ayşe sultanlar) İle zevcesi İstanbul’a yollanmıştır. Ali hakkında (Cem’in üçüncü oğlu) bir bilgimiz yoktur. Yal­nız bunun bir kızı olduğunu biliyoruz.”
II.            Beyazıt’ın sonu ne oldu? Kendisi daha iktidarkeyken oğulları arasında taht kavgası çıktı ve küçük oğlu Yavuz Selim, kendisini tahttan indirerek, gerçeğe yakın bir söylentiye göre, öldürttü.
Böylece I. Beyazıt’tan sonra zorla taht­tan indirilmiş ikinci padişah da II. Beyazıt oluyordu.
BİZİM okullarda genellikle en cansız geçen derslerden biri de tarihtir, öğ­renciler büyük çoğunlukla içlerinden uyuklayarak girip çıkarlar tarih derslerine.
Bunun nedeni “tarih”in çekimsiz bir ko­nu olması değil, derslerin çok yanlış bir yöntemle sunulması ve özellikle kendi geç­mişimize ait bölümlerin bir övgü ezberine dönüştürülmesidir.
Ne zaman nasıl kaybedildiğini pek de kimsenin anımsamadığı yerlerin, hangi kah­ramanlıklarla nasıl alındığını bülbül gibi sıralayıvermenin; gençlerde “analitik” bir ta­rih bilinci yaratma açısından değeri ne kadardır ki, çekiciliği de o ölçüde vazgeçil­mez olsun?
Tarih, geçmiş bir zaman dilimi içinde olup bitmiş şeyleri yeniden otopsi masasına yatırmak ve daha önceki dönemlere ait top­lumsal olguları bir laboratuar incelemesin­den geçirmek uğraşıdır.
Bir  övgü  ezberiyle  değil,  tartışmaya açık eleştirilerin mantıksal neşteriyle ancak “İlginç bir canlılık” kazanabilir.
SOMUT bir örnek sunalım: Fatih II. Mehmet, on dokuz yaşında Edirne’de tahta çıktığı sırada, Johannes Gutenberg, Almanya’nın Mainz kentinde ilk matbaayı icat etmişti bile…
Aslında iyi bir kuyumcu olan Gutenberg neden böyle bir icatla uğraşıyordu ki?..
Para kazanmak için.
Bir kitabı basarak çoğaltmanın büyük para getireceğini görmüştü. Aynı görüşü paylaşan zengin ortaklar da bulmuştu kendi­sine… Sonradan o ortakların bazılarıyla mahkemelik bile oldu.
Neden aynı dönemde hiçbir Osmanlı, bir kitabı basıp çoğaltarak çok para kazanıla­bileceğini aklından bile geçirmedi?
Böyle bir sorunun yanıtını aramak, tari­hi toplumsal bir laboratuar olarak kullanma­ya başlamak sayılabilir.
Bugün de Türkiye’de çok az kitap basılı­yor ve çok az kitap satılıyor.
Bunun bir nedeni de, kitaba yatırılacak sermayenin getireceği kârdan, aynı miktar paraya bankaların verdiği faizin daha yüksek ve daha garantili olması…
Ancak şu da çok kesin ki, Fatih döne­mindeki Osmanlı dünyasıyla, Gutenberg’in dünyası arasındaki fark, bugün de aynı açığı sürdürüyor.
Çağdaşlıkla beyinsellik arasındaki iliş­kiyi hâlâ keşfetmiş değiliz. Bunu keşfedeme­diğimiz sürece, 21. yüzyılın yerine olsa olsa ancak kargayla kurbağa yakalayabiliriz.
1495’te II. Beyazıt, kardeşi Cem’in öl­dürülmesi için Papa Alexandre  Borgia’ya üç yüz bin altın önerdiği sı-^ Cristophe Colomb, çoktan Atlas Okyanusunu geçmiş ve “Yeri! Dünya “da koloniler kurmaya başlamıştı.
Biz İstanbul’u atmasına aldık, ama iki şeyi de o sıralarda atladık; biri matbaanın icadını, öteki okyanusların keşfini…
Batı’yla Doğu arasındaki “çağdaştık” uçurumlarının büyümesinde bu iki faktörün etkisi, durmadan kendi kendisinin karesiyle şahlanan bir rol oynadı…
OSMANLI dünyasında “kardeşin kar­deşi öldürme” yasasına rağmen, iktidar kavgaları eski hışmıyla sürüp gidiyordu. Sade şehzadeler birbirleriyle ça­tışmıyor, padişahlar da oğullarıyla çatışma­ya başlıyordu.
II.            Beyazıt’ın sekiz oğlu olmuştu. Kendi­si altmış yaşına geldiğinde, bunların sadece üçü kalmıştı hayatta: Ahmet, Korkut ve Se­lim…
Fatih’in yerine yirmi dokuz yaşında hü­kümdar olan Sultan Beyazıt-i Velî, otuz yıllık iktidarı sonunda bir hayli yorulmuş ve ruhsal çöküntülere düşmüştü. Bunda üç oğlu ara­sında gitgide artan sürtüşmelerle gerginlik­lerin de payı vardı.
Bir an önce tahttan ayrılmak ve yerine yaşça en büyük olup olmadığı hâlâ tartışmalı bulunan şehzade Ahmet’i hükümdar yapmak istiyordu.
Küçük şehzade Selim, böyle bir eğilim­den kuşkulu olduğu için, daha önce durumu babasıyla konuşmuş; II. Beyazıt da, sağlığında iktidarı bırakmayacağına dair Selim’e söz vermişti.
II.            Beyazıt şimdi bu sözü yok sayıyor ve şu fermanı çıkarıyordu:
“…Muaccelen Ahmet Han’ı getürün ve benim fermanımı yerine getlrün; mülkü sahi­bine vîrem, tahtı vârisine teslim ktlam…”
II.Beyazıt’ın üç şehzadesi de, araların­dan  kim  padişah  olursa  ötekileri öldüreceği için, birbirlerini dikkatle gözetliyorlardı.
Nitekim Selim, babasının fermanını ha­ber aldı ve kendisine verilmiş olan sözün çiğnendiğini görerek, kırk bin kişilik bir kuv­vetle Çorlu’da babasının kuvvetlerinin bulun­duğu “Karıştıran” ovasına geldi.
Sözde babasını ziyaret ederek elini öp öp­meye gelmişti.
Şehzade Ahmet’in padişah olmasını is­teyenler, II. Beyazıt’ı Selim’e karşı kışkırtmak için, padişahın içinde bulunduğu saltanat arabasının perdelerini açtılar ve:
Elinizi öpmeye gelen oğlunuzun kuv­vetini görüre; mürettep ve müsellah askerler­le oğul, babayı böyle mi ziyaret eder, dediler.
PADİŞAH II. Beyazıt’la oğlu Selim ara­sında savaş başladı. Selim’in kuvvetleri bozuldu. Selim de kaçtı.
Artık Ahmet’in hükümdarlığı kesinleş­miş gibiydi. Padişah olmak için kalktı, İstan­bul yakınlarına geldi.
Ne var ki Ahmet’in İstanbul’a girmek için babasından izin istediği akşam, üç bin yeniçeri “Ahmet’i istemezük” diye ayaklan­dı.
Veziriazam Hersekzade Ahmet Paşa’-nın, ikinci vezir Koca Mustafa Paşa’nın, Rumeli Beylerbeyi Hasan Paşa’nın, Kazas­kerlerden Müeyyedzade Abdurahman ve Nişancı Tacizade Cafer Çelebi’lerin evlerini yağma ettiler. Veziriazam, korkudan saklan­dı ve hemen azledildi.
Ahmet de Anadolu’ya geri döndü ve ye­ğeni şehzade Mehmet’in vali olduğu Konya’­yı kuşattı.
YENİÇERİLER, Selim’in padişah ol­masında diretiyordu. Sultan II. Beyazıt, çaresiz Selim’i İs­tanbul’a davet etti.
Selim kalkıp geldi İstanbul’a… Ama ba­basıyla sarayda değil, açık havada at üstün­de konuşmayı kabul etti. Saraya girerse tuzağa düşürülmekten korkuyordu. Baba- oğul konuştular. II. Beyazıt, “Asker neredeyse ben ora­dayım” diyerek, tahtı oğlu Yavuz Selim’e ister istemez terk etti.
Eski padişahın artık tek isteği yılda iki milyon akçe maaşla, Dimetoka’ya gitmekti.
İsteği kabul edildi ve görkemli bir heyetle yo­la çıkarıldı. Yeni padişah Yavuz Selim de, babasını uğurladı.
Ama II. Beyazıt, daha Dimetoka’ya var­madan Çorlu civarında ansızın oluverdi. Yavuz, babasını hem tahttan indirmiş, hem de zehirletmişti.
I.             Beyazıt’ı Ankara Savaşı’nda Timur devirmişti. II. Beyazıt’ı da oğlu Yavuz Selim devirmiş oldu. Tarih, Nisan 1512.
CEM’in oğlu Oğuz Han’ı koruyup kolladığı; için, önce Fatih’in eski veziri­azamlarından Gedik Ahmet Paşa’yı idam ettiren, sonra yeğeni Oğuz Han’ı boğdurtan; sonra da kardeşi Cem’in öldürülmesi için Papa’ya üç yüz bin altın gönderen II. Beyazıt’ın, oğlu Yavuz tarafından devrilip zehir­lenmesi üstüne, kendisinin ağzından türküler yakıldı:
Benim ekmeğimi tahvif edenler Beni koyup Selim Şah’a gidenler Hakikat rahına doğru varanlar Görün beyler bana nitti Selim Şah.
II.Beyazıt,   Yavuz’a   tahtı   bırakırken ufak bir ricada bulunmuştu: – Sana karşı koymadıkları sürece kardeşlerini öldürme… Yavuz:
•              Hı… hı… demişti.
Dedesi Fatih II. Mehmet, böyle günler için değil de, hangi günler için yapmıştı ki o ünlü yasayı?:.
Yavuz, şehzade boğdurmaya önce öl­müş ağabeylerinin çocuklarından başladı.
Bursa’ya geldi… Ve…
İlk olarak merhum ağabeyi Şehinşah’ın oğlu Mehmet’i boğdurdu.
Sonra merhum ağabeyi Mahmut’un oğulları Musa, Emin ve Orhan’ı boğdurdu.
Sonra merhum ağabeyi Atemşah’ın oğ­lu Osman’ı boğdurdu.
Sonra da sıra hayattaki iki ağabeyine geldi, Korkut’la, Ahmet’e…
GERÇİ şehzade Korkut (Fatih’in rehin tuttuğu torunu):
•              Benim vicdanımda mülk ve devlete cidden rağbet yoktur, muradım bir köşede huzur,edip devam-ı devletiniz duasına muvazebettir, diyordu ama…
Yavuz da yaş tahtaya basmak istemi­yordu.
Tuttu önde gelen kişilerin ağzından şeh­zade Korkut’a “başkaldırmayı öneren” kış­kırtıcı mektuplar yazdı…
Korkut da bu oyuna düştü ve gerekirse saltanata sahip çıkabileceğini açığa vurdu.
VAY… Demek hâlâ hırsı vardı şehzade Korkut’un…  Yavuz, Bursa’dan kalkıp doğru Ma­nisa’ya şehzade Korkut’un sarayını kuşat­maya gitti.
Korkut haber aldı Yavuz’un geldiğini. Yükte hafif pahada ağır ne varsa toparlayıp, sakatını da beyaza boyayarak sarayının arka kapısından tüydü. Üç hafta kadar mağaralar­da saklandı. Bir köylü saklandığı yeri ihbar etti. Yavuz’un adamları yakaladılar Korkut’u. Bursa’ya getirilirken de bir gece Emet kasa­basında uyuduğu sırada, Kapıcıbaşı Sinan Ağa tarafından kementle boğuldu. Cesedi Bursa’da Orhan Gazi türbesine gömüldü.
Şehzade Korkut’un oğlu, Yavuz Selim’-in yanında rehin duruyordu. Yavuz onu da boğdurdu.
SIRA geldi Yavuz’un ikinci ağabeyi şehzade Ahmet’e…
Yavuz önce şehzade Ahmet’le gizli gizli mektuplaşan veziriazam Koca Mustafa Paşa’yı Bursa’da boğdurdu.
Sonra şehzade Korkut’a uyguladığı yöntemi, şehzade Ahmet’e de uyguladı. Dev­let adamlarının ağzından kendisine şu mealde mektuplar yazdı: “Şehzadelerin ve veziriazam Koca Mustafa Paşa’nın katlinden çok muzdarip ve zor durumdayız. Ordunuzla Bursa’ya gelirseniz, size hemen İltihak ede­ceğiz…”
Şehzade Ahmet inandı bu mektuplara…Ve Bursa’yı kuşatmak için yola çıktı.
Yenişehir Ovası’nda ordular karşılaştı.Şehzade Ahmet, yazılan mektupların uydur­ma olduğunu anlamıştı ama, iş işten geçmiş­ti.            
Savaşı sürdürmek zorunda kaldı. Ordusu bozuldu, kendisi de attan düşerek yaka­landı.     
Padişah olan küçük kardeşi Yavuz Selim’in karşısına getirdiler şehzade Ahmet’i. Hayatının bağışlanmasını rica etti Yavuz’­dan…
Sultan Selim kulak asmadı bu ricaya ve şehzade Ahmet’i hemen boğdurttu.
Ahmet’i de, Korkut’u boğmuş olan Kapıcıbaşı Sinan Ağa boğdu kementle…
ŞEHZADE Ahmet’in oğullarına gelin­ce:
Süleyman’la Alaaddin, Kahire’ye ka­çıp orada vebadan öldüler.
Murat, Şah İsmail’in yanına kaçtı, orada öldü.
On beş yaşındaki Kasım da Memluk Sul­tanı Gavri’nin yanına kaçtı.
Yavuz Selim, Mısır’ı zapte gidince…
Kasım, kölelerinin ihbarı üstüne Yavuz’­un adamları tarafından yakalandı ve zindana kondu.
O sırada Sultan Selim Şam’daydı. Kasım’ın yakalandığını kendisine bildirme olanağı yoktu. Üstelik Kasım’ın her an kaçırıl­ması da söz konusuydu…
Yavuz Selim’in adamları, düşündüler, taşındılar, şehzade Ahmet’in oğlu şehzade Kasım’ı öldürmeye karar verdiler ve kendisi­ni boğduktan sonra, başını keserek bir çekmece içinde Yavuz Selim’e götürdüler…
Şehzade Ahmet’in Osman adındaki oğ­lunun ne olduğu ise pek bilinmiyor.
FATİH yasası, sadece “karındaşların”katline izin verirken, uygulamada “öldürme eylemi” şehzadelerin çocuklarını da kapsamıştır.
O kadar ki Hammer’e göre, sade şehza­deler ve şehzadelerin oğulları değil, padişah kızlarının oğullan dahi doğar doğmaz boğu­larak öldürülüyorlardı.
Bütün bu siyasal cinayet bolluğu yine de Osmanlı İmparatorluğunda iktidar kavgala­rıyla, sık sık baş gösteren ve gitgide kronikle­şen ayaklanmaları önleyememiştir.
Yavuz Selim de onca siyasal cinayete rağmen ancak sekiz yıI kalabildi iktidarda. El­li yaşında sırtında çıkan bir “şirl pençe” yü­zünden ayrıldı dünyadan… Tarih 1520.
Oğlu Kanuni Sultan Süleyman’ın ise öl­düreceği erkek kardeşi yoktu.
O sadece kendisine kafa tutan iki oğluy­la bazı torunlarını ve büyük amcası Cem’in oğluyla torunlarını öldürttü.
Haydi bu kez de azıcık sinematografik bir girişle başlayalım yazıya. Yıl 1522… Rodos’un denize bakan tepe­lerinden birindeki “Erİmccastro” şatosunun avlusu…
Ayaklarında kısa konçlu şövalye botla­rıyla, bacaklarına sımsıkı yapışık siyah bir Şövalye çorap-pantolu; sırtında fitilli dilimleriyle mor kadifeden, geniş omuzlu, daracık belli bir şövalye ceketi; belinde, dört parmak kalınlığında, ortası tokalı bir şövalye kemeri ve sapı sedef kakmalı bir hançer bulunan orta yaşlı bir adam, kuşkulu bakışlarla avludaki arabaya eşya yükleyip duran uşakları izliyor…
Yânında, kendisi gibi giyinmiş yirmi yaş­larında bir delikanlı duruyor; onun da yanında, şapkası tül peçeli, uzun roplu bir hanım ve iki genç kız var…
Besbelli ki şatodaki aile, bir yerlere git­meye hazırlanıyor.Derken.,.
Başı tolgalı, eli kargılı bir yığın asker giriveriyor şatonun avlusuna ve şövalye ailesinin çevresini kuşatarak, tutukluyorlar hepsini…
Tutuklananlar, Fatih Sultan Mehmet’in Cem Sultan’dan olma torunu Şehzade Murat ile, onun oğlu Şehzade Cem ve karısıyla iki kı­zıdır,
KANUNİ Sultan Süleyman, 1520’de ba­bası Yavuz Selim’in yerine tahta çıktı­ğı zaman yirmi beş yaşındaydı. Büyük
amcası Cem Sultan’ın Alexandre Borgia tara­fından zehirlenerek öldürüldüğü yıl, yani 1495’te doğmuştu.
Tahta çıkmasından iki yıl sonra Rodos’u kuşatıp orasını zaptetti.
Ve adanın bundan böyle Osmanlı ege­menliğine geçtiğini kabul eden anlaşmaya da gizli bir madde koydurdu.
Rodos şövalyelerinin başkanı Villiers de L’lsle Adam, Cem Sultan’ın Rodos’ta yaşa­makta olan şehzadesi Murat’la ailesini kendisi-ne teslim edecekti.
Kanuni’nin aşırı ısrarı üstüne, Rodos şö­valyelerinin başkanı, Cem’in elli yaşındaki oğlu Şehzade Murat’la oğlu Cem’i ve karısıyla İki kızını tutuklatıp, I. Süleyman’a teslim etti.
ŞİMDİ olayı bir de İsmail Hami Danişmend’in anlatımından okuyalım:  “Bu prensin hangi tarihte Mısır’dan Rodos’a gelip şövalyelere iltica ettiği belli de­ğildir.
…Belki de Yavuz’un Mısır seferi esnasın­da Kahire’den kaçıp Rodos’a can atmıştır. Şehzade Murat, Rodos’ta pek iyi karşılanmış ve kendisine ‘Erimocastro’ şatosu tahsis edil­miştir.
…Karısıyla çocukları da yanında bulu­nan Şehzade Murat, Rodos muhazarasında şehrin içine çekilmiş ve şehir teslim olduğu zaman mağluplarla beraber, Avrupa’ya kaç­mak üzere şövalye kıyafetine girip, bir yahut iki oğluyla beraber yolculuğa hazırlanmıştır.
Vlliiers de L’lsle Adam, antlaşmadaki gizli madde gereğince, zavallı Şehzade Mu­rat’la ailesini Kanuni’ye teslim etmiştir. Sultan Cem’in, dünyaya gelmiş olmaktan başka bir kabahat! olmayan o bedbaht varisi, bir yahut iki oğluyla beraber 27 Aralık 1522 Cumartesi gönü boğularak idam edilmiş ve karısıyla iki kızı da İstanbul’a gönderilmiştir.”
PROF. İsmail Hakkı Uzunçarşılı da şöyle yazıyor:
                (“Sultan Süleyman bunlara  Müslüman mı, Hıristiyan mı olduklarını sordu, Murat Hıristiyan olduklarını söyledi; bunun üzerine Murat İle oğlu Cem boğdurulup karısı ile iki kı­zı İstanbul’a gönderildi…”
. ,            
YAVUZ Selim, sekiz yıllık bir iktidardan sonra 1520’de, elli yaşındayken öldüğü zaman, arkasında altı kız çocuğuy­la sadece bir erkek çocuğu bırakmıştı. O nedenle de Sultan I. Süleyman olarak tahta çı­kan o erkek çocuğu, Uzunçarşılı’nın dediği gibi, “kendisine rakip olacak kardeşleri bu­lunmadığından dolayı, kardeş cesedi üstüne basarak çıkmamıştı tahta.”       1300’de devleti kuran Osman Gazi’den Kanuni’ye kadar sıralanan dokuz padişah ara­sında, Orhan Gazi’den başka, aile yakınların­dan birilerini öldürmemiş hiç kimse yoktu.
Erkek kardeşi bulunmadığı için Kanuni, ellerini kana bulaştırmadan iktidara gelmiş İkinci Osmanlı hükümdarı sayılacaktı nerdeyse…Ama olmadı…
Padişahlığının ikinci yılı bitiminde Ro­dos’u alınca, büyük amcası Cem’in oğluyla torununu inat ve ısrarla yakalatıp, laf ola boğdurttu ikisini de…
Oysa her ikisi de diri değiştirip Katolik ol­dukları için, siyasal bir rekabete girişmeleri­nin, binde bir dahi olasılığı yoktu.
Kanuni Sultan Süleyman ki ,tahta çıktıktan sonra ,o zamana kadar gizli tutulmuş bir erkek kardeşi olduğunu öğrenmiş ve ona asla dokunmamıştı.
O kardeşin adı Üveys Paşa’ydı.Yavuz Selim’in şehzadeliği sırasında, bir cariyeyle olan ilişkisinden dünyaya gel­mişti. Cariye Yavuz’dan gebe kalınca, kendisi önemli kişilerden birisiyle evlendirilmiş ve doğum gizli tutulmuştu. Bebek de Yavuz’un sarayına alınmıştı.
I.Süleyman, gizli kardeşi Üveys Paşa­yı öldürmek şöyle dursun, Yemen’e -biraz uzakça dahi olsa- beylerbeyi olarak atadı.
Ve Üveys Paşa’nın oralarda, çıkan bir ayaklanmada öldürüldüğünü öğrenince de, gözleri dola dola:
O benim baba bir kardeşimdi diye bir süre içini çekti. Tarih 1545.
Kendisine:
Onu niçin fitne ihtimaline binaen öldürtmediniz? diye sorulduğu zaman da şu yanıtı vermişti:
Gönlümdeki Allah korkusu o işe dai­ma engel olmuştur.
GİZLİ kardeşi Üveys Paşa’yı öldürtmesine  gönlündeki  Allah  korkusunun  engel olduğu Kanuni Sultan Süley­man,  işin  içine  Hürrem  Sultanla damadı Rüstem Paşa’nın kışkırtmaları girince, en ya­
kın dostu ve veziriazamı İbrahim Paşa’yı da gözünü kırpmadan boğdurtacaktır, oğlu Şehzade Mustafa’yı da, hatta Hürrem’in ölümün­den sonra hızını alamayıp ikinci oğlu Şehzade Beyazıt’ı da ve hatta onların çocuklarını, yani özbeöz torunlarını da…
_            
KANUNİ Sultan Süleyman’ın büyük oğ­lu Şehzade Mustafa, Kanuni henüz Manisa’da şehzade iken, Lehistan kökenli okluğu söylenen Mahidevran Sultan’dan doğmuştu.
Ne yapmalı ki Mahidevran Sultan’a çok çabuk yeni bir kuma geldi, bir Rus papazının kızı olduğu söylenen Roksalan, yani Osmanlı tarihlerindeki adıyla, Hürrem Sultan…
Hürrem Sultan da dört oğlan çocuğu do­ğurdu I. Süleyman’a: Selim, Beyazıt, Mehmet ve Cihangir…
Bunlardan Şehzade Mehmet, Manisa sancak beyiyken genç yaşta öldü.{Kanuni’nin padişah olduğu yıllarda da peş peşe üç oğlu ölmüştü. Üçü de küçük yaş­taydılar.}
Ve I. Süleyman ,kırkını aşımca ve hükümdarlığının on altıncı yılına basınca…
Hürrem Sultan düşünmeye başlamıştı.
Sultan Süleyman ölecek olursa, yerine kim geçecekti?
Gerçi Şehzade Mustafa en büyük şehza­deydi ama, Hürrem kendi doğurduğu Şehzade Beyazıt’ın hünkâr olmasını istiyordu.
En büyük engel, padişahın hem çocukluk arkadaşı, hem de on üç yıllık veziriazamı Mak­bul İbrahim Paşa’ydı.
İbrahim Paşa, Şehzade Mustafa’dan ya­naydı.Öyleyse önce İbrahim Paşa engelini or­tadan kaldırmak gerekiyordu.Kulaktan kulağa hemen bir fısıltı dolaştı­rılmaya başlandı:Veziriazam İbrahim Paşa, padişah ol­ma sevdası güdüyor…
Sonunda Kanuni’nin kulağına kadar gel­di bu söylentiler.Kanuni de zaten bir hayli şımarmış olan İbrahim Paşa’ya kızıyordu…Veziriazam, Ramazan ayının 22. gecesi,6 Mart 1536’da, saraya davet olundu ve o gece saraydaki dairesinde uyurken, cellat Ali’yle yardımcıları tarafından boğularak öldürüldü.
ARADAN geçti on yedi yıl…
Kanuni Sultan Süleyman neredeyse altmışına dayanmıştı…
Hayattaki dört oğlundan Şehzade Musta­fa otuz dokuz, Selim otuz, Beyazıt yirmi sekiz, Cihangir de yirmi üç yaşındaydılar…Ve babalan yaşlandıkça hepsinin de kaygısı artıyordu.Hürrem Sultan’ın derdi, ne yapıp yapıp oğlu Şehzade Beyazıt’ı padişah yapmaktı…Büyük Şehzade Mustafa hakkında bir çü­rütme tezgâhı hazırlandı.
Şöyle ki:Veziriazam Rüstem Paşa, Kanuni ile Hürrem Sultan’ın damadıydı.
Ve çok yakındı Hürrem Sultan’a…
Oturdu, Şehzade Mustafa’nın Iran Şahı’yla gizlice mektuplaştığını gösteren birtakım uydurma mektuplar yazmaya başladı. Mek­tupların altına Mustafa’nın taklit ettiği imzasını atıyordu.
.  
O sıralarda Iran Şahı Tahmasb, Osman­lıya karşı saldırıya geçmişti. Kanuni  Sultan Süleyman da, İstanbul’da kal­mış ve İran’ın üstüne Rüstem Paşa’yı gönder­mişti.
Veziriazam Rüstem Paşa ,Aksaray’a gelince durdu ve Kanuni’ye şu haberi gönderdi:
‘’Asker,Şehzade Mustafa’ya eğilimli.Kocadığı için sefere çıkamayan padişahı taht tan indirip, yerine Mustafa’yı çıkarmak gerektiği, söylentileri dolaşıyor. Padişahın bizzat gelerek ordunun başına geçmesi için, orduyu Aksaray’da bekletiyorum,”
KANUNİ Sultan Süleyman bu haberi alınca Rüstem Pâşa’yı geri çağırdı. 1553 Ağustos’unun sonlarında da Iran seferine bizzat kendisi çıktı.
Bundan sonrasını Prof. İsmail Hakkı Uzunçarşılı’nın anlatımından okuyalım:
“…(Kanuni’nin yönettiği) Ordu Bolva­din’e gelince, Manisa Valisi Şehzade Selim, orduya gelerek el öptü. Bundan sonra padi­şah, Konya Ereğlisi’ni geçip Âktepe konağına gelince, sefere katılacak olan Şehzade Musta­fa, orduya iltihak ederek çadırı kuruldu.
Ertesi günü, kanun üzere ileri gelen dev­let adamları Mustafa’nın çadırına gidip el öptüler ve hil’at giydiler! Bundan sonra şehza­de, babasının elini öpmek üzere divanhane çadırına geldi. Vezirler selamlayıp, önüne dü­şüp, çadıra kadar getirdiler; çadıra girdiği zaman, babasını göremeyince şaşırdı. Yedi dilsiz kendisini karşıladılar ve hemen üstüne atılarak boğmak istediler. Şehzade Mustafa bunların elinden kurtulup babasının yanına doğru kaçarken saray hademelerinden Zal Mahmut Âğa arkasından yetişip şehzadeyi al­tına alıp boğdu.”
ŞEHZADE Mustafa boğulurken, Kanuni Sultan Süleyman da aynı çadırın için­de bir perdenin gerisinde miydi, değil miydi; tartışmalıdır.
Mustafa’nın boğulmasına yardımcı olan Zal Mahmut, sonradan vezir olmuş olan Zal Mahmut Paşa’dır. Pehlivanlığıyla ünlüymüş.
Mustafa’yı kurtarmak için peşinden içeri girmek isteyen adamları ise, divanhane çadı­rının kapısı önünde öldürülmüş.
Bir söylentiye göre de Şehzade Mus­tafa’yı boğmaya kalkan yedi dilsiz cellat, daha önce Makbul İbrahim Paşa’nın boğulmasına yardım eden dilsiz cellatlarmış.
Mustafa’nın öldürüldüğünü öğrenen ye­niçeriler, Veziriazam Rüstem Paşa’ya karşı ayaklanmaya kalkmışlar. Kanuni Sultan Sü­leyman da, hemen o sırada Rüstem Paşa’yı veziriazamlıktan azletmiş.
KANUNÎ’NİN pek sevdiği için yanından hiç ayırmadığı kamburumsu ama ince, zarif, şair küçük bir oğlu daha vardır, Cihangir. Cihangir’in de annesi Hür­rem Sultan’dır.
Ancak Cihangir, öz ağabeylerinden çok, üvey ağabeyi Şehzade Mustafa’ya hayran-mış. Onun Aktepede nasıl boğularak öldürül­düğünü görünce, bu karabasanlı ağır acıya dayanamamış ve aynı yıl o da ölmüştür.
MUSTAFA’nın öldürülmesiyle ilişkili olarak, ikinci bir siyasal cinayet daha işlenmiş. Onu da İsmail Hami Danişmend’den öğreniyoruz:
“Bu büyük faciayı, ikinci bir facia daha takip etmiştir, Osmanlı menbalarında meskut geçildiği halde Garp menbalarına akseden bir rivayete göre Sultan Mustafa’nın Bursa veya­hut Amasya’da bulunan küçük yaştaki oğlu da dedesinin emriyle bugünlerde anasının kuca­ğından alınıp boğularak idam edilmiştir.”
TAŞLICALl Yahya Bey, Şehzade Mus­tafa’nın öldürülmesi üstüne, o yıllar­da yeniçerilerin ağzından düşmeyen bir mersiye yazmıştır.
Şöyle başlayan bir mersiye: “Meded meded ki cihanın yıkıldı bir yanı Ecel Cetallleri aldı Mustafa Hanı…”
Rüstem Paşa, ikinci kez veziriazam oldu­ğu zaman, bu mersiyeyi yazmış olmasından ötürü Taşlıcalı Yahya Bey’i öldürtmeye kalk­mış, ancak Kanuni bu idama karşı çıkmış ve Taşlıcalı’yı otuz bin akçelik bir zeamet ile Izvornik Sancağı’na göndererek, İstanbul’dan uzaklaştırmıştır.
E tuhaf bir rastlantı, Kanuni’nin yerine oğlu Beyazıt’ı hazırlamak için onca hainane planlar yapıp, kanlı dolaplar çeviren Hürrem Sultan, I. Süleyman’dan sekiz yıl önce, Şubat 1558’de oluvermiştir.
iki oğlu da birbirine düşmüşler; Şehzade Beyazıt, İran’a kaçmak zorunda kalmış ve ora­da çocuklarıyla birlikte boğularak öldürülmüş­tür.
1300’den 1566’ya kadar saltanat sürmüş on padişah içinde Sultan I. Süleyman, oğlu Savcı Bey’i öldüren Sultan I. Murat’tan sonra, evladını idam ettiren ikinci padişah olmuştur; hem de bir değil iki evladını…
Süleyman muhteşem olmasına muhteşemdi. Ama anlaşılıyor ki acımasız olmasına da aşırı acımasızdı.
BİZDE “Cumhuriyetçilik” anlayışıyla inancının, geçmişten kaynaklanan köklü bir düşünce akımına dayanma­ması ve antik çağlarla da köprü kuran “cumhuriyetçi bir felsefenin” yüzyıllar içinde derinliğine işlenerek, toplumun ortak bilinci­ne, damla damla mal edilmemiş olması; ister istemez Osmanlı tarihini de tabulaştırarak, önünde her zaman diz çökülmesi gereken bir toteme çevirmiştir.
, Osmanlı İmparatorluğunun politikala­rıyla Osmanlı sultanlarını, yerden yere çala­rak ilk kez kim eleştirmiştir biliyor musunuz?
Gazi Mustafa Kemal…
1 Mart 1922’de Büyük Millet Meclisi’nin üçüncü toplantı yılını açarken yaptığı konuş­mada şöyle diyordu:
“…yedi asırdan beri cihanın dört bir kö­şesine sevk ederek kanlarını akıttığımız, kemiklerini topraklarında bıraktığımız ve ye­di asırdan beri emeklerini ellerinden alıp İsraf eylediğimiz ve buna mukabil dalma tah­kir ve tezlil İle mukabele ettiğimiz ve bunca fedakârlık ve ihsanlarına karşı nankörlük, küstahlık, cebbarlıkla uşak seviyesine İndir­mek istediğimiz, bu gerçek sahibin huzurun­da (o zamanki Türk köylülerini kastediyor) bugün utanç ve saygı İle hakiki durumumuzu alalım…”
İzmir İktisat Kongresi’nde yaptığı ko­nuşmada da şöyle diyordu:
“… bizim milletimiz de böyle Fatihlerin arkasında serserilik etmiş ve kendi ana yur­dunda çalışmamış olmasından dolayı bir gün onlara (Iktlsaden güçlenmiş olan ülkelere) mağlup olmuştur…”
YİRMİ beş yıl kadar önce bir gün, Gazi’nin   bu   eleştirilerindeki   yıldırımlı cümlelerden birini, tırnak içinde bir yazıma almıştım.
Bir hafta sonra C.Savcılığı’ndan bir çağrı geldi.
Savcı, Gazi’ye ait olan cümlede suç un­suru görmüştü. Yazıda Gazi’nin adı geçmedi­ği için de; beni, daha önce açtığı davaların uzantısında bir kez daha zora sokmak fırsatını yakaladığına inanıp, hakkımda yeni bir soruş­turma başlatmaya kalkmıştı. (Yazar düşmanlı­ğı gerçekten çok gelişmiştir bizde)
Sorgulamada, içinde suç unsuru bulun­duğu iddia edilen cümlenin Atatürk’e ait olduğunu söyledim ve kaynağını gösterdim.
Savcı:O zaman başka, dedi, keşke o sözü Atatürk’ün söylemiş olduğunu da yazsaydı­nız…
O zamanki Cumhuriyet Savcısı’nın ceza hukuku anlayışına göre, yazılan söz Gazi’ye ait olunca nurani ve rahmani; başkasına ait olunca da melunane ve iblisane oluyordu…
SİVİL yahut militer, yüreğinde yanan vatan aşkının ateşiyle başa geçip bo­zuklukları düzeltmek ve resmi siyah arabalarda egemenliğini fosurdatmak isteyen yüzlerce politikacı, yerli yersiz “Atatürk şöyle dedi, Atatürk böyle dedi” diye az gırtlak patlatmamıştır.
Bir tanesinin nutkunda dahi, Gazi’nin Osmanlı sultanları hakkında İzmir iktisat Kongresi’nde yapmış olduğu geniş analizler­den bir tek alıntı bulamazsınız.
Neden?Çünkü beyinselliklerinîn öz elektriğin­de, “Cumhuriyetçilik felsefesinin” elektron­ları yoktur.
Cumhuriyetçiliğin ne olup ne olmadığını tüm boyutlarıyla algılayamadan, demokrasi taklidi yapmaya kalkınca, anlamsız ve belalı bir takım kör dövüşlerinden kurtulamamak da olağandır.
KANUNİ Sultan Süleyman’ın büyük oğ­lu Şehzade Mustafa’yı boğdurtması­na, damadı ve veziriazamı Rüstem Paşa neden olmuştu.
Şehzade Mustafa’nın babası aleyhinde İran şanıyla mektuplaştığını iddia ederek, al­tına Mustafa’nın imzasını taklit edip attığı, bir takım uydurma mektuplar yazmıştı.
Bu yetmemiş, ayrıca Mustafa’nın yeni­çeriyle bir olup Kanuni’yi devirme hesaplan içinde olduğu haberlerini uçurmuştu padişa­ha…
Rüstem Paşa, Hürrem Sultan’ın da da­madıydı. Kanuni’nin ondan olma kızı Mihrimah Sultan’ın kocasıydı.
Ve Hürrem Sultan, kendi oğullarından şehzade Beyazıt’ın tahta çıkması için, dama­dıyla birlikte hazırlıyordu bütün bu kumpasla­rı.
SULTAN Süleyman’ın kumandasında­ki ordu Iran üstüne giderken, Konya Ereğlisi’nden sonra Aktepe mevkiin­de Şehzade Mustafa idam edilince, yeniçeri­ler öfkelenmişti.
Kanuni de ortalığı yatıştırmak için vezi­riazam Rüstem Paşa’yı o an azletmiş, yerine Kara Ahmet Paşa’yı veziriazam yapmıştı.
Prof. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Rüstem Paşa hakkında şunları yazıyor:
“Rüstem Paşa İkinci defa veziriazam oluncaya kadar zevcesine alt (Mihrimah Sul­tan) Üsküdar’daki sayfiyesinde oturmuş, zevcesi ile kayınvalidesinin çevirdikleri do­lap neticesinde Kara Ahmet Paşa katledilin­ce, Rüstem Paşa davet edilerek İkinci defa veziriazam tayin olunmuştur.”
Hürrem Sultan, kızı Mihrimah Sultan ve kocası veziriazam Rüstem Paşa’nın, -I. Sü­leyman’ın da onayıyla- gerçekleştirdikleri siyasal cinayetler listesine bir bakalım:
Veziriazam Makbul İbrahim Paşa (Şeh­zade Mustafa yanlısı olduğu için.)
Şehzade Mustafa…
Veziriazam Kara Ahmet Paşa (Rüstem Paşa’nın yerine geçtiği için.)
RÜSTEM Paşa’nın bütün bu kanlı entri­kalarla sağlanmış serveti, ne kadardı acaba?
Onların da bir bölümünü sıralayalım:
Bin yedi yüz köle.
iki bin dokuz yüz savaş atı.
Bin yüz altı deve.
Yedi yüz bin sikke-i hasene (altın).
Beş bin dikilmiş kaftan ve elbise.
Bin yüz adet üsküf.
Altı yüz gümüş eyer, beş yüz altın eyer, bin beş yüz gümüş at başlığı ve yüz otuz çift altın özengi…
Kalıp altın, nakit altın ve gümüşle karı­şık altın.
Gümüş eşya ve mücevherat bunların dı­şında…
Bütün bunlar imparatorluğun zenginli­ğine uygun bir servet ölçüsünü aşıyordu. Kanuni ölüp de yerine Sarı Selim geçtiği za­man, yeniçeriye dağıtılacak cülus akçesi bulmakta zorluk çekilmiş ve yeniçeri bir ayaklanma gösterisi yapmıştı.
tan
ŞEHZADE Mustafa’nın idamı ve onun acısına dayanamayarak ölen Şehza­de Cihangir’den sonra, Kanuni Sultan Süleyman’ın sadece iki oğlu kalmıştı hayatta: Şehzade Selim ve Şehzade Beya­zıt… ikisi de Hürrem’den doğmuştu.
Ve küçük kardeş, Beyazıt, annesinin, kız kardeşinin ve eniştesi Rüstem Paşa’nın kanlı çabaları sonunda, artık yürekten inanı­yordu ki, babasının yerine kendisi padişah olacaktır.
Şehzade Selim de, annesinin, kardeşi Beyazıt için çalıştığını biliyor ve şöyle diyor­du:
Tevekkel-tü ta-al-Allah, mukadderat ne ise o olur.
SİZ gelin görün ki, 1558 Şubat’ında Hürrem Sultan birden oluverdi.. Kanuni ölürse, yerine oğlu Beyazıt’ı çıkarmak için her türlü kanlı üçkâğıdı çevir­miş ve Kanuni’nin ölümünden tam sekiz yıl önce ayrılıvermişti dünyadan…
Hürrem Sultan’ın ölümüyle Şehzade Setim ve Şehzade Beyazıt, gözü dönmüş iki boğa gibi birbirlerine düştüler.
Sultan Süleyman, oğulları arasındaki bu çekişmeyi hafifletmek için bir çare düşün­dü.
Şehzade Selim’i Manisa Valiliğinden alıp, Konya’ya atadı.
Şehzade Beyazıt’ı da, Kütahya’dan Amasya’ya…
Selim hemen itaat etti babasının ferma­nına…
Beyazıt’ın ise içine bir kurt düştü… Ne­den İstanbul’a yakın olan Kütahya’dan, çok daha uzak olan Amasya’ya gönderiliyordu?
Babası ölünce çarçabuk başkente gelip tahta çıkamasın diye mi?
Ve direndi Amasya’ya gitmemekte.
I.             Süleyman her iki oğluna da, nasihatçi olarak iki vezir gönderdi; Selim’e, o zaman­lar henüz veziriazamlığa çıkmamış olan Sokullu Mehmet Paşa’yı; Beyazıt’a da Vezir Pertev Paşa’yı…
Kanuni Süleyman, oğulları kavgayı sür­dürürlerse tahtı yeğeni Osman-Şah Bey’e bırakacağını da söylüyordu. Osman-Şah Bey, Yavuz’un kızı ve Kanuni’nin kız kardeşi Hatice Sultan’ın oğluydu.
Ve o sıralarda damat Rüstem Paşa ikin­ci kez veziriazam olmuştu.
RÜSTEM Paşa’nın rakibi ve düşmanı olan bir Lala Mustafa Paşa vardı. Şehzade Beyazıt’ın emrinde ve ona bağlı olan bir paşaydı.
Rüstem Paşa ikinci kez veziriazam ol­duğunda, Lala Mustafa Paşa’dan öç almak için, allem kallem onu Şehzade Selim’in ya­nına göndertti. Selim, kardeşini tutmuş olan Lala Paşa’yı ezip mahvetsin diye…
Ama hesap ters çıktı.
Lata Mustafa Paşa, birinci sınıf bir Selim yandaşı ve birinci sınıf bir Beyazıt düşmanı kesildi.
Ve Beyazıt’ı tuzağa düşürmek için bir mektup tezgâhı da o kurdu.
Şehzade Selim’in bilgisi altında, Şehza­de Beyazıt’a, “Selim’in yok edilmesi gerekti­ğini” anlatan mektuplar yazıyordu.
Beyazıt, Lala Mustafa Paşa’yı kendisin­den bildiği için, o da Selim’i nasıl yok edece­ğinin planlarını Lala Paşa’ya mektuplarla iletiyordu.
Lala Mustafa Paşa da Beyazıt’ın mek tuplarını babası Kanuni Sultan Süleyman’a gönderiyordu.
KANUNİ Sultan Süleyman, oğlu Beya­zıt’a nasihat mektupları yazıyordu: “Beyazıt Han’ım, biraderinle nifak ve şikakı defetmek husul-i meramına sebeptir, benim hayır duamı almak İstersen bundan sonra bu yakışıksız hallerden sakın…”
Lala Mustafa Paşa, padişahın küçük oğluna gönderdiği mektuptan yolda yakalatıyor ve mektubu götüren ulağı da öldürüyordu.
Ve bütün bu serkeşlikle terslikleri Şeh­zade Beyazıt’ın yaptığın» bildiriyordu Kanuni’ye…
Beyazıt’ın   babasından   özür   dileyen mektupları da yolda yakalanıyor ve o mek­tuplar da I. Süleyman’ın eline geçmiyordu. (Tam bir gerilimli sinema senaryosu).
VEZİRİAZAM Rüstem Paşa, Selim’in yanındaki Lala Mustafa Paşa’nın “mektuplar” konusunda çevirdiği hokkabazlığı öğrenmişti. Ne var ki, vaktiye Şehzade Beyazıt’ı tutup, Şehzade Mustafa’yı öldürtmüş olduğu için, bir kez daha savuna­mıyordu Beyazıt’ı…
Lala Mustafa Paşa da, veziriazam Rüs­tem Paşa’nın Beyazıt’ı kışkırttığını söylüyor­du Sultan Süleyman’a…
Bu yüzden padişah, veziriazamının söy­lediklerine hiç güvenmiyordu.
ŞİMDİ bundan sonrasını Prof. İsmail Hakkı Uzunçarşılı’nın kaleminden okuyalım:
“Nihayet bu hileli hareketlerin tesiri görülüp, maiyyetine epey kuvvet toplamasının ve kar­deşi Selim üzerine gitmek istemesi üzerine Beyazıt, babasına karşı âsi ilan edilerek Sokollu Mehmet Paşa kumandasıyla İstanbul’­dan kuvvet sevk edildi. Beyazıt, Selim ile yaptığı Konya muharebesinde evvela galip gelmiş ise de sonra bozularak Amasya’ya kaçtı; İş İşten geçtikten sonra Lala Mustafa Paşa’nın kendisini İğfal ettiğine vakıf olup ba­basına affı için arızalar takdim ettiyse de, bunlar da yolda Lala Mustafa Paşam eline geçerek imha edildi. Neticede derdini baba­sına anlatmaya muvaffak olamayan Beyazıt, dört oğlunu yanına alıp, haremini Amasya’da bırakarak bin kadar adamıyla İran’a gitmek üzere yola çıktı.”
Ve yine Uzunçarşılı’nın kaleminden:. “Sultan Süleyman tarafından İran Şahı Tahmasp Han’a yazılan name­de Beyazıt’ın teslimi veya idam olunması ısrarla Şah’tan İstenmiş ve üç defa heyet gi­dip gelmişti. Padişah Şah’a bir çok para vaat ettiği gibi saltanat rakibinden kurtulan Şeh­zade Selim de İran Şahı’na heyet ve hediye­ler yolladı.
Nihayet üçüncü defa olarak giden Van Beylerbeyi Hüsrev Paşa ve Kapıcıbaşı Sinan Ağa ve Selim tarafından da gönderilen Çavuşbaşı Ali Ağa’dan mürekkep heyet, Şah Tahmasb’ı İkna ve İtma ile Şehzadeyi, Se­lim’in adamları teslim alıp onu orada dört oğluyla boğdular.”
“Şah, Beyazıt’ı teslim etmeyeceğine ve öldürmeyeceğine dair yemin etmiş olduğun­dan durumu nazikti. Bu yemin işi için bir tevil çaresi bulundu. Şah, Şehzade’yl Padişah’a teslim etmeyerek, Selim’in göndereceği he­yete teslim edeceğini bildirdi ve öyle yapıl­dı.” Tarih 1561,
Şu da İsmail Hami Danişmend’in açık­ladığı bir ayrıntı: “.. Beyazıt’ın Orhan, Abdullah, Meh­met, Mahmut ve Osman isimlerinde beş oğlu vardır; bunların ilk dördü babalarıyla bera­ber İran’da şehit edilmiş ve üç yaşlarında bulunduğu rivayet edilen en küçük oğlu Os­man da babasının İran’a firarı üzerine Amasya’dan nakledilmiş olduğu Bursa’da anasının kucağından alınarak boğulmuştur.”
OSMANLI tarihi çok daha derinliğine incelendiğinde, bizdeki politika kav­galarının hangi tür alışkanlıklardan geliştiğini ve zaman zaman gölgesini günü­müz demokrasisine dahi nasıl yansıttığını sanırım daha açık anlarız. hem de çok bilmiş saraylılardan Raziye Ha-tun’la birlikte…
Canfeda Kalfa, padişaha sunulacak cari­yelerin eğitiminden sorumluydu. Ve hem saray ilişkilerinde, hem de hükümet işlerinde akıl almaz bir etkenliğe sahipti.
Eh… Raziye Hatun da, az çok öyleydi…
III..MURAT’ın yirmi bir yıllık iktidarı sü­resince, babası olduğu çocukların sayısı yüzü bir hayli aştı… Kimi tarih­çiye göre yüz dört oldu, kimi tarihçiye göre yüz on dört.
Böylece Osmanlı sultanları arasında ço­cuk yapma rekorunu da o kirdi; Bu sürü sepet çocuk ordusundan, boyna birileri ölüyor ve yi­ne onlara boyna birileri ekleniyordu.
III.           Murat 1595’te kırk dokuz yaşındayken öldüğü zaman, arkasında tam kırk yedi tane çocuk bırakmıştı.
Bunlardan yirmisi erkek, yirmi yedisi de kızdı.
Erkeklerin en büyüğü o sıralarda yirmi dokuz yaşında olan Şehzade Mehmet’ti. Safi­ye Sultan’dan; o büyük Venedik ailesi Bafo’ların cilveli, hoş ve ihtiras şeytanlı kızından doğmuştu.
ŞEHZADE Mehmet, babası III. Murat’ın yerine, Sultan III. Mehmet olarak çı­kar ‘çıkmaz, erkek kardeşlerinin ondokuzunu da boğdurttu.
Babası III. Murat, sadece “Sultan Murat’­lar” arasında en çok kardeş öldürme rekoru­na sahipti.
III. Mehmet, tüm Osmanlı pâdişâhları arasında ve bir daha asla kırılamayacak bi­çimde sahip oldu bu rekora…
Ayrıca boğdurttuğu iki ergin şehzadeden daha önce hamile kalmış olan yedi cariyeyi de, ilerde ne ölür olmaz, diye denize attırdı.
Ve bir de on altı yaşındaki büyük oğlu Şehzade Mahmud’u boğdurttu.
Böylece I. Murat’la, I. Süleyman’dan sonra oğlunu öldüren üçüncü padişah da yine o oldu.
ŞEHZADE Mahmut, kendisine saygı duyduğu şeyh efendilerden birinin et­kisi altında, padişah babasının aley­hinde mektuplar yazmaya başlamış bazı önemli kişilere…
Mektuplar kızlar ağası aracılığıyla elde edilmiş.
Ve Şehzade Mahmut önce hapsedilmiş.
Sonra da boğdurulmuş.
Ve annesi de denize atılmış.
Ve ayrıca büyük şehzadeyi bu yola iten şeyh efendi de denize atılmış.
Ve bu işe bulaşmış daha kimler varsa, hepsi denize atılmış. Tarih Haziran 1603. III. Mehmet de bu olaydan yedi ay sonra, otuz yedi yaşındayken ölmüş. Ancak sekiz yıl sürebilmiş iktidarı.
SULTAN III. Mehmet arkasında iki oğul bırakmıştı. Ön dört yaşındaki Ahmet’le, on üç yaşındaki Mustafa…
On dört yaşında tahta çıkan I. Ahmet’in değil çocuğu, henüz sünneti bile yoktu.
Babası III. Mehmet, unutmuştu şehzade­lerinin sünnetini. Oysa kendisi için kendi babası III. Murat, dillere destan öyle bir sünnet düğünü yapmıştı ki, iki ay süreyle tüm İstanbul tam bir Osmanlı karnavalının şenliğini yaşa­mıştı.
Kim bilir belki de Sultan Mehmet, kendi sünnetinin çok uzun sürmüş olan o şenlikleri sırasında bir hayli sıkıldığı için unutmuştu oğullarının sünnetini…
HENÜZ sünnet olmadan tahta çıkmış bulunan I. Ahmet, kardeşi on üç ya­şındaki Mustafa’yı boğdurtursa ve sonra kazara kendisine de bir emrihak vaki olursa, Osmanlı tahtı sahipsiz kalacaktı.
Onun için Mustafa’yı “akılca zayıftır size bir ziyanı dokunmaz” gerekçesiyle boğdurtmadılar ve kendisini bir kafese kapamakla yetindiler.
Böylece Fatih’in 1477’den sonra resmi­leştirdiği “kardeşin kardeşi öldürme” yasası, sünnet bile olmadan padişah olmuş Ahmet’in küçüklüğü yüzünden azıcık rafa kalktı.
Sultan I. Ahmet’i de tahta çıktıktan sonra sünnet ettiler.
I.             Ahmet, on dört yıl kalabildi iktidarda ve yirmi sekiz yaşındayken öldü. Tarih 1617.
Sultan I. Ahmet, sünnet olmadan tahta çıkmış, ama yirmi sekiz yaşında öldüğü za­man arkasında bir Sultanahmet Camii ve yedi şehzade bırakmıştı:
Osman, Mehmet, Murat, Beyazıt, Süley­man, Kasım ve İbrahim.
En büyük Şehzade Osman, henüz on üçündeydi.
Ve ilk kez tahta, bir padişahtan sonra — çok küçük olduğu için— oğlu değil, kardeşi çıktı.
Kanuni’yle birlikte kendiliğinden yeni bir gelenek başlamıştı. Tahta çıkan şehzadeler ya hayatta tek olan şehza­delerdi, ya en büyük olan şehzadelerdi.
Ve I. Ahmet’ten sonra yeni bir gelenek daha başlıyor, ölen padişahın kardeşi Mustafa. tahta çıkıyordu. Tarih 1617.
I.             Mustafa, tahta çıktığı zaman yirmi yedi yaşındaydı. Ne var ki düpedüz deliydi. Cinneti saklanamayacak bir duruma geldiğinden, sal­tanatı ancak üç ay on gün sürebildi ve kendisi­ni tahttan indirdiler.
Böylece I. Mustafa da,, Timur’un yenip tutsak alarak tahttan indirdiği I. Beyazıt’tan ve Yavuz Selim’in ordu tehdidiyle tahttan indirdi­ği babası II. Beyazıt’tan sonra, kendi iradesi dışında tahttan indirilmiş üçüncü padişah olu­yordu.
Mustafa’nın  üç aylık saltanatından sonra, Osmanlı tahtına ister istemez I. Ahmet’in büyük şehzadesi on üç ya­şındaki II. Osman çıkanldı. Tarih 1618.
Iİ. Osman’ın, tarihsel lakabıyla Genç Os­man’ın, altı erkek kardeşi vardı. Çocuk padi­şah bir süre dokunmadı onların hayatına. Hepsi kapatıldıkları kafeslerde, her gün cellat bekleyerek, nefes alıp vermeye devam ettiler. Ancak II. Osman, iktidarının üçüncü yılın­da Lehistan seferine çıkarken, kendisinin yokluğunda herhangi bir “olupbitti” olasılığını engellemek için, altı kardeşinden en büyüğü olan Şehzade Mehmet’i boğdurttu. Tarih 1621.
OYSA bir yıl sonra kendisini de yeniçe­riler devirip öldürecek ve tarihe Osmanlı sultanları arasında tahttan indirilmiş dördüncü, ama tahttan indirildikten sonra öldürülmüş ilk padişah olarak geçecekti.
KANUNİ Sultan Süleyman, kırkaltı yıl sürmüş saltanatlıyla, otuz altı padişah içinde en uzun saltanat rekorunu kır­dıktan sonra, Zigetvar seferinde yetmiş bir yaşındayken öldü. Tarih 1566.
Tahta çıktığında 6 kız kardeşinden başka hiç erkek kardeşi olmadığı için kardeş öldür­mek zorunda kalmamıştı. Ancak yine de iktidarı sırasında büyük amcası Cem Sultan’ın oğluyla torununu kendi iki oğlunu ve altı tane de erkek torununu boğdurttu. ‘! öldüğü zaman tahtın sadece bir vârisi vardı, hayattaki tek oğlu II. Selim, yahut Sarı Selim.
SARİ Selim ehli keyif bir adamdı. Kafayı
çekmesini sevdiği için adı aynı zamanda Sarhoş Selim’e çıkmıştı.
Iki özelliğinden biri, zevkine pek düşkün olmasıydı, ikincisi de, -iktidara geçtikten sonra – ne ailesinden, ne de veziriazamların­dan kimseyi öldürmemiş olması…
Orduyla birlikte sefere çıkmayan ilk pa­dişah odur, İstanbul’da ölmüş olan ilk padişah da odur.
Uzunçarşılı’nın yazdığına göre, şehza­deliğinde henüz çok gençken yakın dostu Celâl Bey’le oturmuş içiyorlarmış. Bir ara ka­dehini kaldırarak sormuş:
“Halk arasında bizim için ne derler, saltanatı kime tahmin ederler?”
Celal Bey de, Sultan Mustafa’yı askerin, Şehzade Beyazıt’ı da Hürrem Sultan’la baba­sının ve Rüstem Paşa’nın tuttuğunu, onların bu tür uğraşları yanında, kendisinin hiçbir ön­lem almadığını söylemiş.
Selim:
“Sultan Mustafa’yı en kuvvetlisi iste­sin, Beyazıt Han’ı ana ve babası talep etsin; Selim fakire de mevlası rağbet etsin; biz safa-mızı görellem, yarının sahibi var” demiş.
Ve kalkık tuttuğu kadehi dikmiş başına.
II.Selim kırk dört yaşında, on birinci Os­manlı padişahı olarak çıktı tahta… Babası Kanuni’nin son veziriazamı Sokullu Mehmet Paşa’ya kızını verdi ve tüm devlet yönetimini ona bırakarak, sekiz yıllık ik­tidarı süresince “rahat ve huzur içinde sadece keyfederek yaşadı.”
Bir gün sarayda yaptırmış olduğu hama­mı gezdiği sırada, ayağı kayarak düşüp hasta­lanmış ve bir süre sonra da -bir söylentiye göre- bir şişe Kıbrıs şarabı içip, ölmüştür. Tarih Aralık 1574.
Siz kaderin cilvesine bakın ki, padişah Sarhoş Selim’in adını taşıyan en evrensel anıt, Mimar Sinan’ın Edirne’de yapmış olduğu Selimiye Camii’dir.
Divan şiirini sevenler de günümüzde bile hâlâ sık sık anımsarlar ondan arta kalmış olan şu güzel beyiti:
Biz bülbül-l muhrik-dem-l şekva-yı firakız Ateş kesilir geçse saba gülşenimizde.
II.            Selimin on bir çocuğu vardı; yedi oğ­lan, dört kız.
Yedi şehzadeden Mehmet, kendisin­den iki yıl önce ölmüştü.
Ve kendisi de ölünce, veziriazam Sokulu Mehmet Paşa, Manisa’da sancak beyi olan en büyük Şehzade Murat’a çarçabuk haber gön­dererek, tahta çıkmaya Murat’ı davet etti.
İstanbul’da bulunan öteki beş şehzade, babaları II. Selim’in öldüğünden habersiz tu­tuldular.
Şehzade Murat, Manisa’dan koştura koştura Mudanya kıyısına geldi. Sözde kendi­sini Kaptan Kılıç Ali Paşa alacaktı.
.’ Ama ortalıkta ne Kılıç Ali Paşa vardı, ne de donanması.
Sultan Murat, Mudanya kıyısında bir rastlantı olarak bulunan Tevkiî Feridun Bey’in kayığına bindi.
Yedi saat boyunca sert bir lodos rüzgâ­rında, kaygılana çalkalana, çalkalana kaygıla­na,binbir zorlukla sonunda Saray burnu’nda karaya çıkabildi.
III.           Murat’ın ilk yaptığı şey ,saraydaki beş erkek kardeşini derhal boğdurtmak oldu.

Şehzade Süleyman, Şehzade Mustafa, Şehzade Cihangir
zade Osman hemen hemen aynı anda öldürül­düler.
Ve II. Selim’in, saraydan çıkan cenazesi­ni, büyük oğlu tarafından boğdurulmuş, beş küçük oğlunun cenazesi izledi.
Ön birinci Osmanlı padişahı ile beş şeh­zadesi aynı gün, Ayasofya Camii yanındaki türbeye gömüldüler. 21 Aralık 1574.
I: Murat iki kardeşiyle bir oğlunu öldür­müştü.
II. Murat, amcası Mustafa ile kardeşi küçük Mustafa’yı öldürmüş, öteki iki kardeşi­nin de gözlerini çıkartmıştı.
III.           Murat, beş kardeşini birden aynı anda boğdurarak, Murat’lar arasında kardeş öldür­me rekorunu kırmış oldu.
Kendisi o zaman yirmi dokuz yaşındaydı.
Prof. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, III. Murat’­ın padişah olur olmaz kardeşlerini öldürmesiyle İlgili olarak şöyle yazıyor:
“Kanuni Süleyman, cülus ettiği zaman kendisinden başka şehzade bulunmadığı için kardeş kanı dökülmemiş ve yarım asırdan faz­la bir zaman geçmesi sebebiyle kanlı cülus İşi unutulmuştu. Sultan Murat’ın cüluslyle beş şehzadenin boğulması halkta acıklı bir tesir bırakmıştır.”
III..MURAT döneminde, sarayın içi de tam bir curcuna dönemi yaşamaya başladı.
Venedik’in önde gelen büyük ailelerin­den Bafo’ların hoş ve çekimli kızı -ki babası Korfu Adası valisiydi – Türk korsanlarına tut­sak düşüp Osmanlı sarayına sunulmuştu.
III..MURAT da, Osmanlı tarihinde Safiye Sultan diye bilinen Bafo’ya iyice tutul­muştu.
Safiye Sultan’ın bir dediği iki olmuyordu.
Ancak III. Murat’ın bir de çok bilmiş anası vardı, Yahudi kökenli olduğu söylenen Nurba­nu Sultan…
Nurbanu Sultan, Safiye Sultan’ı çekemi-yordu.
Oğlu, bu Venedikli cilve kumkumasından soğusun diye, III. Murat’a boyna yeni cariyeler sunuyordu.
öyle ki Murat’ın hoşlandığı gözdelerinin sayısı kırka, ilgilendiği cariyelerin sayısı da beş yüze çıkmıştı.
Bu arada Nurbanu Sultan’ın ölümünden sonra, bir de Canfeda Kadın çıktı sahneye; SARAY dışındaki idam uygulamaları, çokcasî mahkûmun palayla kafası ke­silerek yapılırken, hanedan üyesi olan kişiler neden kementle boğularak öldürü­lüyordu?
Bu konuda Prof. Ahmet Mumcu, “Os­manlı Devleti’nde Slyaseten Kati” adlı yapıtın­da şöyle diyor:
“Kanunname gereğince (Fatih yasası), idam edilen kardeş ve yeğenlerin katli için so­ruşturma ve yargılama yapılması ve fetva alınması gereksizdir. Zira onlar, kanun gere­ğince ‘yaşaması mümkün olmayan’ kimseler­dir. Bu yüzden cülus vaki olunca derhal katledilirler. Bu hal kardeş katlini doğuran se­beplerin ortaya çıkardığı bir usuldür.
…Hanedan üyelerinin İdamının İnfazında ise eski Türk-Moğol geleneğine büyük bir titiz­likle riayet edilirdi. Osmanlı Devleti’nde kuru­luşundan itibaren, katledilen bütün hanedan üyeleri ‘kanları akıtılmadan’ yani boğularak idam edilmişlerdir.
Frazer’in İncelemelerine göre kan en önemli tabulardan birisidir. Bu tabuya dünya­nın çeşitli yerlerinde rastlanır. Orta Asya’da da bu göze çarpar. Moğollar, yenecek hay­vanları bile kan dökmeden öldürürler ve bu hususa riayet etmeyeni idam ederlerdi.
…Bu yasağın hanedan üyelerine de yaydırılmasının sebebi anlaşılmaktadır. Bildiği­miz gibi hanedan kutsaldır. O halde kutsal olan bu kimselerin katlinde kanlarının akıtıl-maması gerektir.
…İdam edilecek bütün hanedan üyeleri mutlaka kement ile boğulurlar, doğum anında katledilecek yavrular da göbekleri düğümle­nerek öldürülürlerdi. Zira onların bile kanları­nın akıtılması Osmanlı hanedanına saygısızlık addedilirdi. Hanedan üyelerinin kanlarının akıtılmadan idam edilmesine yalnız III. Selim’in katli istisna teşkil eder. Bunun dışında kan akıtmama yasağına riayet edilmiştir.”
“…Yüksek devlet memurları da asil sayı­larak, istisnaları dışında bu yasağa riayet edilerek idam edilmişlerdir.”
“Katledilen hanedan üyesinin cesedine ihtimam edilir. Kafası kesilmez. Ekseriya ba­balarının türbelerine gömülürler. Mamafih tabii ki bu hususlarda İstisnalar olabilir.”
Örneğin Yıldırım’dan sonraki kardeşler kavgası sırasında Edirne’de saltanat kurmuş olan Süleyman Çelebi’yi katledenler onu boğ­duktan sonra, kestikleri kafasını kardeşi Musa Çelebiye götürmüşlerdir.
Bundan sonra Musa Çelebi’nin de orta­dan kaldırılması sırasında cesedinden kafası kesilerek kopartılmış ve kardeşi Mehmet Çelebi’ye götürülmüştür.
OSMANLI Devleti’nin kurulduğu 1300 yılından, II. Osman’ın zorla tahttan in­dirildiği 1622 yılına kadar, tam on altı hükümdar gelip geçmiştir iktidardan.
Bunlardan üçü, kendi iradeleri dışında saltanattan düşürülmüş, dördüncüsü. Genç Osman ise, yeniçeri ayaklanmasıyla devrilip, Yedikule Zindanı’nda husyeleri sıkılarak öldü­rülmüştür.
Olayın gelişmesi:
1 -           II. Osman büyük kardeşi şehzade Mehmet’i boğdurarak çıktığı Lehistan seferinden beklediği başarıyla dönememişti. Bunun ne­deni olarak askerin gevşekliğini görüyor ve devlette köklü düzeltmeler yapmak istiyordu.
2 -Uzunçarşılı”nın yazdığına göre, “Bil­hassa Kızlarağası Süleyman Ağa İle hocası Ömer Efendi, bu hususta padişahı tahrik et­mişler ve hatta kendisine Osmanlı askeri olmaya layık Mısır ve Şam askeridir, yoksa bunlara verilen ulufeye günahtır, diyerek pa­dişahı, maiyeti askerinden soğutmuşlar ve maksatlarını kuvveden fille çıkarmak İsteye­rek, planlarını örtmek için de, bilhassa Kızlarağası İle hocası Ömer Efendi, Sultan Osman’ı hacca gitmeye teşvik eylemişlerdi.”
3 -           Padişahın kayınpederi olan Şeyhülis­lam Esat Efendi ile ünlü şeyhler ve ordu, II. Osman’ın Hicaz’a gitmesine karşıydı. Esat Efendi, “Padişahların hacca gitmesine gerek yoktur” diye birde fetva çıkartmıştı.
4 -           Asker ocakları ayaklanarak Sultanah­met Alanı’nda toplandılar ve önce padişahın hocası Ömer Efendi’nin konağını yağmaladılar.Başlıca istekleri padişahın hacdan vazgeçmesi ve Kızlarağası Süleyman Ağa ile hocası Ömer Efendi’nin sürgün edilmeleriydi.
5 -           II. Osman, hac’ca gitmekten vazgeçtiği­ni, ama kimseyi azletmeyeceğini söyledi
6 -           Bu kez askerler müftü ve kazaskeri de aralarına alarak tekrar Sultanahmet  Alanı’nda toplandılar. Şimdi artık iki kişinin azlini değil, Veziriazam Dilaver Paşa da dahil, birçok kişi­nin kellesini istiyorlardı.

7 -. Osman, kellesi istenen kişilerin öldü­rülmesini reddetti. Saraya gelen ulema heyeti ise padişahtan bu isteklere uymasını rica edi­yor, yoksa ayaklanmanın büyüyeceğini söylü­yorlardı. Ama Genç Osman, ödün vermemek­te direndi. Ve sözcü olarak gönderilmiş ulema heyetini sarayda alıkoydu.
8 -           Murahhas olarak saraya gönderilen ulemanın gelmediğini gören isyancılar, sara­ya girmeye karar verdiler.
Ve girdiler. Şimdi artık üç beş kişinin kel­lesini istemiyor, aynı zamanda “Sultan Mus­tafa’yı İsteriz” diye de bağırıyorlardı. İşin rengi bir anda değişmişti.
9 -           Şehzade Mustafa’nın bulunduğu “Ka­dınlar Dairesl’ne” gittiklerinde, dairenin kapısını açamadıklarından dama çıkıp kubbe­sini deldiler ve Sultan Mustafa’yı damdan dışarı çıkardılar.
10 -II. Osman ödün vermeme ısrarından vazgeçmiş ve Veziriazam Dilaver Paşa ile Kızlarağası Süleyman Ağa’yı isyancılara tes­lim etmişti. Askerler her ikisini de hemen parçaladılar. Ama ayaklanma durmadı. Artık ille de Sultan Mustafa’yı istiyorlardı.
11 -         Genç Osman isyancıların elebaşlarına “Bilmezlik ile size cefa ettim İse affeyleyln, siz etmeyin, dün sabah padişah-ı cihan idim, şim­di üryan kaldım; merhamet edip halimden ibret alın; dünya size dahi kalmaz; hangi padi­şahın kulları padişahlarına bu ihaneti ettiler” diye onların merhametine sığınmak istedi ve ağladıysa da, sözlerine kimse kulak asmadı.
12 -İkindiden sonra II. Osman’ı bir pazar arabasına koyup, Yedikule Zindanı’na götür­düler. Cebecibaşı kement atıp kendisini boğmak istediyse de, Osman güçlü kuvvetli olduğundan hepsiyle epey uğraştı. İçlerinden birisi, Osman’ın omuzuna balta ile vurarak ye­re düşürdü ve nihayet Kilindir Uğrusu denilen subaşı kethüdası, husyelerini sıkmak suretiy­le kendisini şehit ettiler. Cebecibaşı ölümüne nişane olarak kulağını kesip, yeni padişahın annesine götürdü. Ertesi gün cesedini yeni sa­raya nakledip, yıkandıktan sonra merasimle babası I. Ahmet’in türbesine defnettiler. Tarih Mayıs 1622. Bu arada Genç Osman’ın bir gün önce ocak ağalarına vermeye kalktığı altınlar da yağmalandı.
II. Osman’ın öldürülmesinden sonra ikinci kez tahta çıkan Deli Mustafa ,akli dengesini tümden yitirmişti. Her yönde anarşi kol gezi­yordu. Hazine ise tamtakırdı. Sarayın önde gelen kişileri, kendi aralarında karar alıp, Deli Mustafa’yı 9 Eylül 1623 Pazar günü, ikinci kez yine indirdiler tahttan ve yerine o tarihte I. Ah­met’in en büyük şehzadesi olan on bir yaşın­daki IV. Murat’ı çıkardılar.
IV. Murat da önce, tıpkı II. Osman gibi kar­deşlerine dokunmadı. Hani nerdeyse Fatih’in yasası artık iyice uygulamadan çıkmak üze­reydi.
Ne var ki dış seferlere çıkarken, içerde beklenmedik bir iktidar değişikliği olmasın­dan kaygı duyuyordu.
Bu yüzden Revan seferine başlamadan kardeşlerinin en büyükleri olan Şehzade Be­yazıt ile Şehzade Süleyman’ı boğdurttu, Tarih 1635.
Bağdat seferine çıkarken de Şehzade Kasım’ı boğdurttu. 1638.
Böylece yirmi sekiz yaşında ölen I. Ah­met’in yedi şehzadesinden sadece ikisi kal­mıştı hayatta.
Biri iktidardaki IV. Murat, öteki de saray kafesindeki şehzade İbrahim.
IV.           Murat’ın saltanatı on yedi yıl sürdü. O da babası gibi yirmi sekiz yaşında oluverdi. Hem de dünyaya hiçbir şehzade getirmeden. Tarih 1640.
Tahtın tek varisi, IV. Murat’ın son kardeşi I. İbrahim’di..; Amcası Deli Mustafa gibi akli dengesi tam olmadığından, onun da adı Deli İbrahim’e çıktı.
İktidarı sekiz yıl sürdü.
Askeri ocaklardan samur vergisi almaya kalkması üstüne, yeniçerilerle birlikte Şeyhü­lislam Abdurrahim Efendi ile ulema ve bazı önde gelen kişiler, Sultan I. İbrahim’i tahttan indirip, yerine yedi yaşındaki büyük oğlu IV. Mehmet’i geçirdiler. 7 Ağustos 1648 Cumarte­si.
SONRADAN Şeyhülislam olan Bahai Efendi, I. İbrahim’in tahttan indirildik­ten sonra kapatıldığı yeri şöyle anlatıyor:
“Hemen hayyen (diri diri) defnolundu; zi­ra bir gusülhane ve bir abdesthane ile bir ocağı havi iki küçük oda ile bacası gökyüzüne bakan bir ocak ve bir yemek sahanı sığacak kadar bir pencere yeri olup başka hiçbir taraf görünmez idi.”
BUNDAN sonra ne olup bittiğini Uzunçarşılı’nın kaleminden okuyalım: _ “Bu kadar ihtimam gösterilen hapis hayatı, Sultan İbrahim’in dışarı çıkabilmesini önledi ise de ağlayıp bağırmasına tahammül edilmez olmuştu. Hatta bazı enderunluların, aralarında görüşerek kendisini tekrar cülus ettirmek istedikleri dışardan duyulduğu gibi, kapıkulu süvarileri de, padişah henüz çocuk­tur, memleket işlerini bilmez, yine babasının hükümdar olması lazım gelir, yollu sözlerle ve İbrahim’in hal’ine itiraza başlamaları üzerine devlet ekranı telaşa düşüp ‘Madem ki İbrahim hayattadır, nlzam-ı âlem olamaz’ diye ağalar­la beraber öldürülmesine karar verdiler.
…(Ocaklının sedarete getirdiği) Veziriazam’la Şeyhülislam’ın adamları, İbrahim’in bulunduğu yerin kapısını yıktılar; öldürülmek istendiğini anlayan İbrahim:
Beni göz göre göre öldürüyorlar, benim iyiliğimi görmüş olanlardan bana acıyacak kimse yok mu?
Diye feryada başlamıştı. Taş yürekli cel­lat Kara Ali bile kaçmış, bir tarafa sinmişti. Veziriazam Sofu Mehmet Paşa, Kara Ali’yi saklandığı yerden çıkararak döve döve Sultan İbrahim’i boğmaya götürdü…”
Deli İbrahim boğularak öldürüldüğünde otuz beş yaşındaydı.      
On sekiz padişah arasında zorla tahttan indirilmiş dördüncü ve indirildikten sonra da öldürülmüş ikinci padişah oluyordu.
Gerçi Yavuz Selim de, babası II. Beyazıt’ı tahtından indirdikten sonra zehirleterek öl­dürtmüştü ama, o ölüm bir ayaklanma sonucu ve bir idam biçiminde olmamıştı.
İBRAHİM’in yedi yaşında tahta çıkarı­lan büyük oğlu IV. Mehmet, tıpkı dedesi I. Ahmet gibi padişah olduktan sonra veziriazam kucağında sünnet oldu. Ve tam otuz dokuz yıl kaldı iktidarda. Avlanmayı çok sevdiği için adı Avcı Mehmet’e çıkmıştı. Babaannesi Kösem Sultan, Avcı ilk tahta çıktı­ğında, onu zehirletmek istemişti. Böylece Avcı’nın annesi Turhan Sultan devre dışı kala­caktı. Ve altmış beş yaşındaki Kösem’in, kocası I. Ahmet ve oğullan IV. Murat’la Deli İbrahim dönemlerinde çok güçlü öten borusu, yeniden çınlamaya başlayacaktı. Kösem’in komplosu haber alındı ve küçük Mehmet, ba­baannesini perde ipiyle boğdurtarak öldürttü. Avcı Mehmet de otuz dokuz yıllık iktidarı­nın sonunda, veziriazamlıktakini üstüne birta­kım kulis entrikalarıyla ilgili olarak sarayın önde gelen kişilerinin kararı ve kendilerini ye­niçerilerin desteklemesiyle tahtından zorla indirildi. 1687.
Yerine kardeşi II. Süleyman geçirildi.
AĞABEYİ Avcı Mehmet’in iktidarı bo­yunca kafeste hapis yatan II. Süley­man, kendini  tahta  çıkarmak  için gelenleri, canına almaya gelen bir infaz heyeti sanarak, Kızlar ağası’na:
•              İzalemiz emrolundu ise söyle, iki rekat namaz kılayım. Andan sonra emri yerine getir,
çocukluğumdan beri kırk yıldır hapis çekerim,her gün ölmektense bir gün evvel ölmek yeğ­dir, bir can için ne bu çektiğimiz korku, diye ağlamaya başlamıştı.Ağa ise öpmek için Süleyman’ın ayağına kapanmış şöyle diyordu:
•              Estağfurullah haşa ki size bir kast ola,taht kurulmuş, cümle kulların size bakar…
II.            Süleyman kafesten çıkarıldığında, üs­tü başı perişandı. Hemen bir samur kürk geti­rip giydirdiler ve öyle çıkardılar tahta. 9 Kasım 1687. Süleyman kırk yedi yaşındaydı o tarihte.
TAHTTAN indirilen Avcı Mehmet’e ge­lince…   Kızlarağası   Ali   Ağa,   yeni padişah II. Süleyman’ın hatt-ı hüma­yununu getirdi kendisine ve:
•              Muradullah bu imiş, buyurun hapishaneye, dedi.IV. Mehmet sordu:
•              Bize kati var mı?Ağa:Hayır, dedi, sadece hapis emrolundunuz.
Ve IV. Mehmet, iki oğlu Mustafa ve Ah­met’le birlikte kardeşi Süleyman’ın kırk yıldır oturduğu Şimşirlik Dairesi’ne götürülerek ka­fese kondu.
…Elli üç yaşına kadar beş yıl daha yaşadı ve Ocak 1963’te öldü. Annesi Turhan Sultan’ın yaptırmış olduğu Yeni cami’deki türbeye def­nedildi.
Avcı, on dokuz padişah arasında devril­miş altıncı padişah oluyordu.
Oğulları II. Mustafa ile III. Ahmet de, yine ilerde tek tek devrileceklerdi.
FRANS1Z Devrimi, kendisiyle başlayan dönemi, monarşi döneminden giyo­tinle kesercesine koparıp ayırmıştır. Kültür birikimlerinin ortak bahçesi ise aşırı bir bağnazlıkla tümden tarumar edilmemiştir.
Bizde ise tam tersi oldu. Cumhuriyet dö­nemi, monarşi dönemlerinin egemenler despotluğundan kendini bir türlü kurtaramadı. Buna karşılık kültür birikimlerinin ortak bah­çeleri temelinden depreme uğratıldı.
Bir gün Yakup Kadri Karaosmanoğlu’yla Ankara Palas’ta baş başa öğle yemeği yer­ken, kendisine bu sakatlıkla çarpıklığın nereden kaynaklandığını sormuştum.
Ankara’nın devlet yönetecek kadroları yoktu. Hepsi yavaş yavaş Osmanlı Babıali’sin­den taşındı Ankara’ya. Onlar da eskiden bil­diklerini yeniden okumaya koyuldular, demişti.
Eski bildiklerini, Cumhuriyet döneminde de okumayı sürdüren, Osmanlı Babıali’sinin değeri öneminin çok altındaki “bakiyyet-üs-süyuf’u…
Abdülhamit’le I. Vahdettin dışında, Osmanlı övgüsü, eski zamanlardakini de aşan bir abartma kanatlanmasına ulaştı.
Öyle ki, kaydıra, yuttura, yuvarlaya bir yakıştırmacılık yelpazeciliği, karşı çıkılmaz bir resmi felsefe halini aldı.
Tarih üstündeki bilimsel arantılarla, ana­litik bakışlar ve sanatsal yaklaşımlar bir kıyıya itilince, beyinsel yaratıcılık ve özellikle de ya­zarlık iyice mumyalanmış oldu.
Kendi masallarının içine gömülen mega­lomanik bir rüzgârlanma sarhoşluğu ise; bilimsel gerçeklerle sanatsal yaratıcılıkların, ikiz aynalar gibi birbirini sonsuzlaştırdığı ev­rensel platformlarda, çok prestij kaybettirdi bize…
Ayrıca toplumu, gerçek dışı avuntuların içine soktuk. Ve tarihsel olaylarda asla kıyas-lamalı bir gerçekçiliğe yönetemedik. Bu da genç kuşakların dikkat ve ilgisini, dünyadaki değişik dönemlerin özelliklerine karşı diri ve taze tutma yerine, onları iyice pörsütüp yoz bir şişirmeciliğe sürükledi.
Osmanlı Babıali’sinin eski esnafı, belki böylece kendi değersizliğini, “önemli kişi” görüntüleriyle maskelemeyi başardı, ama Cumhuriyet’in de yeni bir dönem olma iddiası­nı bir hayli küllendirdi.
Sonuç, 20. yüzyılda da çağı yakalayama­dık; hak ve hukuk anlayışından hâlâ yoksun bulunduğumuz suçlamalarından da yakamızı kurtaramadık.
ONALTINCI yüzyıl, Rablais gibi, Montaigne gibi, Cervantes gibi büyük romancılarla, yazar ve düşünürlerin çıktığı; edebiyatla felsefede Rönesans’ın yıl­dız yıldız çiçeklendiği bir yüzyıldır…
Bizde ise o yüzyılda saray okumuşları, hangi şehzadeyi padişah yapıp, hangi şehza­deyi kazıklarım diye düzmece mektuplar yazmakla uğraşıyorlardı. Fuzuli gibi, Baki gibi büyük ozanlar ise, şiirin içinde, ama düzyazı ile matbaa üretiminin çok dışındaydılar.
Şayet yazı ve düşünce yaratıcılığı, bizde de geleneksel bir kurumlaşma göstermiş ol­saydı; 20. yüzyılın ilk yarısında ne Refik Hâlit’i yirmi iki yıl sürgünde tutar; ne Nazım’la Kemal Tahir’i on dört yıl hapiste tutar; ne Sabahattin Ali’yi kafasına odun vurarak öldürürdük…
, Yazı ve yazar düşmanlığı tefrikasının, bi­tip tükenmediği cumhuriyetlerle demokrasi­lerde; tarih de, kendi gerçeklerinin canlılığın­da değil, resmi görüş yakıştırmacılığının, sarkık bir terlik ponponu iğretiliğinde kalıyor.
ON yedinci yüz yıl biterken Osmanlı egemenleri hâlâ daha, öldürme ve öl­me saraları içinde, dış dünyalardaki gelişmelerden habersiz, kendi yüceliklerinin hipnozlarına kilitlenmiş duruyorlardı.
IV.           Mehmet, otuz dokuz yıllık bir iktidar­dan sonra tahttan indirilip yerine kardeşi II. Süleyman çıkarıldığı zaman, kimsenin ne yeni keşfedilen basınç yasalarından haberi vardı, ne Amerika’dan Avrupa’ya akan altınlardan, ne de Batı tiyatrolarından…
Tahttan indirilince, oğullarıyla kardeşle­rinin kapalı tutulduğu kafese konan Avcı Mehmet, ne halt etmeye annesi Turhan Sultan’ın sözünü dinleyerek kardeşi Süleyman’ı
OSMANLİ sarayında kardeşin kardeşi öldürme dönemi artık kapanmıştı. Her şehzade yaş sırasıyla, birbirinden sonra tahta çıkıyordu. Yani artık kendiliğinden “seniorat” düzeni denilen, kardeşlerin yaş sı­rasına göre hükümdar olma düzeni kabul edilmiş oluyordu.
AVCI Mehmet’in kardeşi II. Süleyman dört yıllık bir iktidardan sonra, kırk do­kuz yaşında öldü. 1691. Yerine, kırk sekiz yaşındaki küçük karde­şi II. Ahmet geçti. Onun da iktidarı dört yıla yakın sürdü. Kırk üç yıl boyunca bir kafesin içinde, her iki ağabeyinden sonra padişah ol­mayı beklemiş; ne çare ki bu uzun bekleyişe karşı, sadece üç yıl, sekiz ay, yirmi beş günlük bir saltanatla yetinmek zorunda kalarak, elli iki yaşında dünyadan ayrılmıştı. 1695.
Deli İbrahim’in üç oğlu da padişahlık sırasını  savmış olduğu için, artık sıra Avcı Mehmet’in büyük şehzadesi II. Mustafa’ya gelmişti. I. Mustafa otuz iki yaşında hükümdar ol­du. Osmanlı tahtı 18. yüzyıla onun   padişahlığında girdi.
Kendisi iktidarda sekiz yıl kalacak ve tıp­kı babası, dedesi ve dedesinin büyük ağabeyi gibi saltanattan yeniçerinin ayaklanmasıyla indirilecekti.
Ve o güne dek tahta çıkmış yirmi iki hü­kümdar içinde, yedinci devrik padişah olmak da ona rastlayacaktı.
Olayların özeti:
1-            II. Mustafa da, tıpkı babası Avcı Mehmet gibi, Edirne’de oturup avlanmaya meraklı idi… İstanbul’la yeterince ilgilenmiyordu.
2-Şehzadeliğindeki hocası Feyzullah Efendi’yi, yanına getirtip, Şeyhülislam yap­mıştı. Feyzullah Efendi ise, tüm devleti kendi­sinin yönettiği inancıyla ne oldum delisi olmuş, hısım akrabasını en üst yerlere yerleş­tirmiş, karşısında da bir yığın düşman biriktir­mişti.
3-Veziriazam Rami Mehmet Paşa’nın da göz yummasıyla İstanbul’da bir başkaldırı ör­gütü kuruldu, örgüt büyüdükçe büyüdü. Adeta İstanbul’a el koydular ve Edirne’deki II. Mus­tafa’ya bir ültimatom heyeti gönderdiler, Özellikle Şeyhülislam Feyzullah  Efendi’yle
oğlu ve yakınlarının azledilerek kendilerine teslim edilmeleri isteniyordu.
Feyzullah Efendi, Edirne’ye gelen heyetin ne istediğini bildiği için, heyet üyelerini Edirne dışına sürdürdü. Padişah bu olayı geç öğrendi. Ve Feyzullah Efendi’yi hemen azletti ama, iş işten geçmişti.
İstanbul’daki isyancılar, II. Mustafa’­nın kardeşi III. Ahmet’i padişah ilan ettikten sonra Edirne’ye yürüdüler. Edirne’deki askerde II. Mustafa’ya sadık kalacağına dair “Kuran-“ Kerim, ekmek, tuz ve kılıç” üstüne yemin ettiği halde, İstanbul kuvvetleri Edirne yakınlarına gelip mevzilenince, onlarla birleşiverdi. Bunun üzerine II. Mustafa Edirne sarayında annesinin yanına gelerek:
Kul beni tahttan indirmişler, yerine ka­rındaşım Sultan Ahmet’i padişah eylemişler; Allah mübarek eyleye, evlatlarım ve hassaten cariyelerim kenduye Allah emaneti olsun, de­miş ve beş oğluyla birlikte, biraderi Ahmet’in Edirne’deyken oturtulduğu ‘daire-i uzlet’e çe­kilmişti.
6-            Azledilip Erzurum’a sürülen Feyzullah Efendi, Edirne’ye geri getirtilerek oğullarıyla birlikte zindana atıldı ve kendilerine servetle­rinin yerlerini söylemeleri için ağır işkenceler yapıldı.Feyzullah Efendi de, oğulları da işkence­ye dayandılar ve hiçbir şey söylemediler.
                              
YENi padişah III. Ahmet’in izniyle, eski Şeyhülislam Feyzullah Efendi, zindandan çıkarılarak bir hammal beygi­rine   bindirildi   ve   Bitpazarı’na   getirilerek orada kafası kesildi.
“Bundan sonra ayak takımından bazıları, maktulün ayağına ip takmışlar ve zorla öç yüz kadar Hıristiyan’ın eline verip, papazlara ayin yaptırarak bir buçuk saatlik yerden yeniçeri karargâhına getirdikten sonra cesedi Tunca Nehri’ne atmışlardır. Başı bir sırığa takılıp gezdirildikten sonra, o da Tunca Nehri’ne atıl­mıştır.
Bir zaman sonra kendisini sevenler, ce­sedini gizlice Tunca’dan çıkarıp Edirne’de Sltti Sultan Camii yakınındaki Abdülkerim mektebinin avlusuna gömmüşler.” .
II. Mustafa, gerek bir anda patlayıp bü­yüyen olaylar, gerek tahttan indikten sonraki bunalımlı günler sırasında, sağlığını iyice yitirmiş ve yatağa düşmüştü. O arada mesanesi de tıkandığından bir daha ya­taktan kalkamadı. 29 Ocak 1704 Cumartesi günü, kırk bir yaşında dünyadan ayrıldı. Baba­sı Avcı Mehmet’in Yeni cami’deki Türbesinde onun ayakucuna defnedildi. Tarihlerin “I. Edirne vakası” diye adlandırdığı ayaklanma­ların bir sonucu da bu…

ŞEHZADELER, artık eskisi gibi ne padi­şah olunca boğdurtuyorlardı küçük kardeşlerini; ne de padişahken devri­len ağabeylerinin tahtına geçince, devrik büyük kardeşlerini.
Ne de olsa 18. yüzyıla girilmişti. Veziria­zamların arada sırada boğdurulması sürse de, şehzadelerin öldürülmesi mayna olmuştu. Kardeşler, tıkıldıktan kafeslerde, yaş sırasına göre padişah olma gününü bekliyorlardı. Her padişahın en büyük oğlunun tahta çıktığı “pri-mogetur” düzeni, Kanuni’den I. Ahmet’e kadar sürmüş; sonra da -olayların zorlama­sıyla- yerini “seniorat” düzenine bırakmıştı. Saltanat babadan sadece büyük oğula değil, yaş sırasına göre kardeşten kardeşe de kal­maya başlamıştı.
PROF. Ahmet Mumcu, “seniorat” dü­zeninin, yeni bir siyasal cinayet türü geliştirdiğini söyleyerek şunları yazıyor:
“Kardeş katlinin kalkması, başka çeşit bir katlin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Sarayda, Özel dairelerinde bir çeşit hapis ha­yatı yaşayarak, saltanat sıralarını bekleyen şehzadeler, sınırlı sayıda cariyeler ile temas­ta bulunabilirlerdi. Bu cariyelere temastan önce ve sonra çeşit çeşit, gebeliğe engel olu­cu ilaçlar içirilirde. Eğer bu ilaçlar gebeliği önleyemezse o zaman çocuk, doğar doğmaz, derhal öldürülürdü. Bu çirkin geleneğin ne za­man kalktığını kesin olarak bilemiyoruz. Herhalde XIX. yüzyıl başına kadar devam et­miş olmalıdır.”
PROF.   İsmail   Hakkı   Uzunçarşılı  da “Osmanlı Devleti’nde Saray Teşkila­tı” isimli kitabında şehzadelerle ilgili şu bilgileri veriyor:
“Şehzadeler inziva hayatında cariyeler tarafından tahsil görürler ve bazıları can sıkın­tısından vakit geçirmek için mücevhercilik, kuyumculuk, tornacılık gibi sanat öğrenirler; ok ve yay yaparlar, bağa ve fildişi ve abanoz işlerler, sahtiyan üstüne nakış yaparlar, yazı yazarlar ve Kuran-ı Kerim İstinsah ederlerdi. Birinci Mahmut (devrik II. Mustafa’nın oğlu) mücevhercilikte mahirdi.
Şehzadeler bu kafes hayatında yaşarken yetişmiş ve teehhül çağına gelmiş iseler hiz­metindeki cariyelerle vukua gelen temasta cariye gebe kalıp çocuk doğurursa, doğan ço­cuk derhal ifna edilirdi; fakat bazen habersiz­ce doğan çocuğun hariçte bir sütanaya verilip büyütüldüğü vaki; fakat pek enderdi. Mesela I. Abdülhamit’in (devrik III. Ahmet’in oğlu) kafes hayatında iken doğan bir kızı bu surette büyü­tülmüş ve kendisine Ahiretlik Hanım denilmiş­ti.”
I.             Mustafa’nın yerine çıkan kardeşi II. Ahmet, padişah olduğu zaman yirmi   dokuz yaşındaydı.
Onunla Osmanlı tarihinde bir başka dö­nem daha başlıyordu. Daha ince, daha süzül­müş, daha renkli ve hayatın sade kahrı değil, tadı da olduğunu görmeye başlayan bir dö­nem…
Sonradan Yahya Kemal’in “Lale Devri” adını taktığı bu dönemin gerçek mimarı, Vezi­riazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’ydı.
icadından 289 yıl sonra da olsa, ilk mat­baa Nevşehirli zamanında kuruldu İstanbul’da, ilk basılan kitap Vanlı Mehmet bin Mustafa’nın ‘Vankulu Lügatı’ydı… Tarih 31 Ocak 1729, Bin nüsha basılmış ve ciltsiz ola­rak tanesinin 35 kuruştan satılması, İstanbul kadısınca uygun görülmüş.
ÜÇÜNCÜ Ahmet’in saltanatı yirmi yedi yıl sürdü. Ve Patrona Halil’in başını çektiği bir sokak ayaklanmasıyla tahttan indirildi.
Böylece 23 padişah arasında devrik sekizinci hükümdar olmak talihsizliği de ona rastladı.
BUGÜN devlet arşivlerinde henüz el­den geçirilerek derlenip düzenlen­memiş doksan milyona yakın belge bulunduğu söylenir.
Kendi aile ortamlarımızda da, daha önce yaşamış olanlardan arta kalmış mektupları, fotoğrafları kitapları, yazıları, defterleri doğru dürüst toparlayarak, kuşaklardan kuşaklara miras kalacak bir aile arşivi yaratmaya merak sarmış kaç insanımız vardır?
Ne mezarlıklarımızın açık seçik bir pla­nıyla envanterlerini yapmışızdır; ne eski mahkeme kararlarını bilgisayarlara yükleye­rek hukukçularla toplumun yararlanabileceği bir adalet arşivi kurabilmişizdir ne de geçmiş­teki yaşamlarla günümüz arasında sevimli bir el sıkışmayı canlı tutabilmişizdir…
ÖRNEĞİN otuz altı padişahtan on dör­dünün    devrilmiş    olması,    neden kamuoyuna tam mal edilmemiştir bi­linmez…
Bunlardan sekizincisi de Lale Devri’nin ünlü padişahı III. Ahmet’ti.
Ağabeyi II. Mustafa’nın devrilmesinden sonra, 1703’te otuz yaşındayken tahta çıktı. Yirmi yedi yıl kaldı iktidarda. Patrona Halil olayı diye bilinen, pek de büyük sayılamayacak  bir halk ayaklanmasıyla tahtından inmek zorunda bırakıldı. Tarih 1730.
PATRONA Halil ayaklanması, değişik büyüteçler altına konarak, tekrar tek­rar incelenmesi gereken tuhaf bir olay…
Toplumdaki üretim kurumlarıyla, ona bağlı yaşam biçimlerinde eski alışkanlıklarla köklü bir geleneksellik ağırlığını sürdürürken, saray çevreleriyle o çevrelerin uzantısında daha renkli, daha ince, daha zarif bir dönemin kendiliğinden uç göstermesi; gönüllerinde ya­tan aslanlara rağmen aradıkları itibarı bir türlü bulamamış olan sarıklı ve kavuklu Os­manlı politikacılarına tam bir provokasyon ortamı yaratmıştı.
Sokağı ayaklandıracak kışkırtıcı kundak­lamaların her türlü fitili hazırdı.
Kaldı ki artık pek bir işe yaramadığı iyice ortaya çıkan yeniçeri örgütünü değiştirmek için de bazı yeni girişimler başlamıştı.
III.           Ahmet’in veziriazamı Nevşehirli Da-mat İbrahim Paşa, Üsküdar’da yeni bir kışla yaptırarak, Fransa’dan getirttiği uzmanlarla, askerlikte çağdaş yöntemler uygulamaya kalkmıştı.
LALE Devri sultanı III. Ahmet’in devril­mesiyle sonuçlanan olayların özetine _ kısaca bir göz atalım: 1- Nevşehirli Damat İbrahim Paşa 10 Ma­yıs 1718’de veziriazam oldu. Kendisi altmışına yakındı. Karısı da III. Ahmet’in on dört yaşın­daki dul kızı Fatma Sultan’dı,
Veziriazam Damat İbrahim Paşa’nın sadarete çıkmasından iki ay kadar sonra, 17 Temmuz 1718’de, neredey­se tüm İstanbul’u bir kül yığınına çeviren büyük bir yangın felaketi yaşandı.
Bir hafta boyunca süren yangılar, binler­ce insanı evsiz barksız bıraktı. Her semtte kol kol yağmacı çeteleri türedi.
Nevşehirli Damat İbrahim Paşa,yanıp yıkılmış İstanbul’u yeni baştan kurdu. Salı pazarı’nda Eminabad, Ferahabad; Alibeyköy yakınlarında Hüsrevabad, Defterdar’da Neşatabad ve Kâğıthane’de Sadabad kasırları da bu arada yapıldı. Kâğıthane deresinin yatağı değiştirildi, her iki kıyışına mermer rıhtımlı kanallar açıldı.
Bütün bunlar ne kadar zamanda oldu bi­liyor musunuz, altmış günde.
III.           Ahmet’in Sadabad Kasrı’ndaki görkemli eğlenceleriyle birlikte, Osmanlı tarihinde de yeni bir dönem başlamıştı; İstanbul artık yaşamasını ve eğ­lenmesini öğreniyordu.
Her yer lale bahçeleriyle donanmıştı. Baharla yaz aylarındaki Çırağan sefalarının gecelerine, zamanın ünlü ozanlarıyla musiki­şinasları katılır, kaplumbağaların üstüne dikil­miş yüzlerce kıpırtılı mumun titrek ışıkları içinde, perisel masallar yaşanırdı.
Kışın ise ağırlık helva sohbetlerine kayardı.
Rus Çarı Büyük yahut Deli Petro, Teb­riz’i ele geçirmişti. Bundan yürekle­nen İranlılar da Osmanlı hudutlarında saldırıya geçmişlerdi.
III.           Ahmet, yeni savaşlara girmenin asta­rı yüzünden pahalıya mal olacağına inanıyor­du. Savaşa gitmeye tümden boş veriyormuş gibi görünmek de hoş değildi. Halk ayaklana-bilirdi.
Tarihte kimsenin aklına gelmemiş bir iş yapıldı. Savaşa gitmeden savaşa çıkılıyormuş gibi görkemli bir tiyatro hazırlandı.
Parlak bir savaş alayıyla Üsküdar’a ge­çildi. Bu sırada bütün donanma da kıyı boyun­ca Boğaz’a doğru açılıyordu. Bu geçit töreni dört saat sürdü.
Üsküdar’da da halkı kandırmak için her türlü önlem alınmıştı.
BİR yandan padişahın tuğları çekiliyor, III. Ahmet, çevresindeki uzun sorguçlu silahlı muhafız takımının ortasında at üzerinde gidiyordu. Arkada sarayın ileri ge­lenleri, padişahın kılıcını, yedek sarığını, aptes İbriğini taşıyordu. Halkta, savaş İlanı dü­şüncesini uyandırmak için her çareye başvu­rulmuştu. Fakat Kadıköy’e gelindiğinde, alay dağılmış, herkes kasırlara ve Boğaziçi’ndeki yalılara dönerek yeniden zevk ve sefa âlemle­rine delinmişti. Bu aldatmacanın foyası çabu­cak ortaya çıkmış, halkın kızgınlığını daha da
artırmıştı’’
İlk ayaklanma belirtileri, düzmece se­ferberlik tiyatrosundan iki ay sonra _ kendini gösterdi. Ayaklanmayı perde arkasından İstanbul kadısı Zülali Hasan Efen­di ile Ayasofya vaizi Ispirzade Ahmet Efendi yönetiyordu. Patrona Halil ve adamları aslın­da o ikisinin kuklasıydı.
Ayaklanmaya katılanlar, akşam evle­rine döndüklerinde ortalıkta kırk-elli kişi ya kalmış ya kalmamıştı. Saray ise gereksiz bir telaş içindeydi. Sancak-ı şerifi çıkarıp adam toplama derdine düşmüş, ama onu da beceremem isti.
İsyancılar, Damat İbrahim Paşa ile iki damadının ve bir de Şeyhülislam Ab­dullah Efendi’nin kellelerini istiyorlardı.
İbrahim Paşa’nın damatlarından biri, Kaptan-ı Derya Kaymak Mustafa Paşa, öteki de sadaret kethüdası Mehmet Paşa idi. Ayrıca kellesi istenenlerin toplamı 37 kişiye varıyordu.
III.           Ahmet’in kızkardeşi Hatice Sultan, padişaha “İsyancıların istediği kelle­leri ver, tahtını kurtar” demişti.
BUNDAN sonrasını Prof. İsmail Hakkı Uzunçarşılı’nın kaleminden okuya­lım.
nen İbrahim, Mustafa ve Mehmet paşaları kurtaramayacağını anlayınca, kendisini indi­rilmekten kurtarma kaygısına düştü. Asilerin yaptıkları tayinleri kabul etti. Damadı İbrahim Paşa İle diğer ikisinin diri diri asiler eline tes­lim edilmeleri muvafık görülmediğinden, padişahın mührü İbrahim Paşa’dan alındıktan sonra, kapı arasına gönderilip, daha evvel oraya gönderilen iki damadı İle beraber boğu­larak cesetleri Alayköşkü duvarından dışarı atılmak istendiyse de, sonra bundan vazgeçi­lerek, bir öküz arabasıyla At Meydanı’na yollandı…
Sarayda boğulan üç vezirin cesedi At Meydanı’na getirildikten sonra asiler, saltanat tebeddülü hakkındaki maksatlarını yavaş ya­vaş meydana koyarak:
Kusur kalan cümle şöyle dursun; Sultan İbrahim nice oldu? Bunun bize cevabını ver­sin, dediler.”
KASTETTİKLERİ   Sultan   İbrahim,   III.
Ahmet’in küçük amcası Sultan II. Ah-met’in oğluydu.
Avcı IV. Mehmet tahttan indirilince önce kardeşleri il. Süleyman’la, II. Ahmet tahta geç­mişti. Sonra da büyük oğlu II. Mustafa…
Yeniçeriler Sultan II. Mustafa’yı devirdik­leri zaman bir süre kararsız kalmışlardı; II. Mustafa’nın kardeşi III. Ahmet’i mi tahta geçi­relim; yoksa, Avcı’nın küçük kardeşi II. Ah­met’in oğlu İbrahim’imi, diye…
III.           Ahmet’in tahta çıkması uygun görül­müştü. Ve bir süre sonra da Sultan III. Ahmet (söylentilere göre) yeğeni Sultan İbrahim’i boğdurmuştu.
Onun için şimdi isyancılar:
Sultan İbrahim nice oldu, diye bağırıyorlardı.               
BESBELLİ ki Patrona Halil’in adamları, III. Ahmet’in de tahtta kalmasını iste­miyorlardı. Hem de veziri azamımla onun iki damadını da boğdurtup cesetlerini kendilerine vermiş olduğu halde…
Ve şöyle diyorlardı:
Padişahımız İbrahim Paşa’yı saklayıp;kürkçü Manol’u ona feda eylemiş. Halife olan
bir padişaha böyle yalan yakışır mı?
Oysa İbrahim Paşa’yı tanıyor ve boğulup kendilerine verilen cesedin, İbrahim Paşa’nın cesedi olduğunu biliyorlardı.
Ama bela çıkarmak istiyorlardı.
NEVŞEHİRLİ İbrahim Paşa’nın cesedi­ni, bir hamal beygirine yükleyip, Bab-ı Hümayun önüne getirmeye kalktılar. Yolda ceset attan düştü. Bunun üstüne boğazı­na bir ip takıp, ipi atini kuyruğuna bağladılar ve cesedi sürükleyerek götürdüler Bab-ı Hümayun’a…
Bağırıp çağırıyorlardı:
Bu ceset İbrahim Paşa’nın cesedi, de­ğil.
Sultan Ahmet, Alay Köşkü penceresini açarak:
O değilse yarın asıl kendisini verelim,demiş ve pencereyi kapatmıştı.
Sonra da saltanattan çekilmeye karar vermişti. Tarih 2 Ekim 1730.
III.Ahmet’in yerine devrik ağabeyi II.
Mustafa’nın oğlu, I. Mahmut geçti.
 Sultan Ahmet haremdeki dairesine
çekildi.  
“Bütün isteklerini elde eden isyancılar, bununla da yetinmemiş, İstanbul’un çeşitli semtlerine dağılarak yağmaya başlamışlardı. Bir hafta sonra on iki yıl içinde binlerce altın li­raya yaptırılan kasır ve köşklerden, dünyaya ün salan lale bahçelerinden geriye yalnızca yıkıntılar kalmıştı.”
Sultan Ahmet, tahttan indirildikten sonra daha beş yıl yaşamış ve 13 Haziran 1736’da, altmış üç yaşındayken ölmüştür. Kabri, Yeni-cami türbesindedir.
Osmanlı İmparatorluğunun son bulma­sına kadar daha böyle altı padişah devrilecek­ti.
Padişahlar, şehzadeler, veziriazamlar da dahil, kimsenin güvencesinin olmadığı bir imparatorluktu Osmanlı İmparatorluğu…
Kimin, kimi, ne zaman devireceği de bel­li olmazdı, kimin, kimi, ne zaman öldüreceği de…
BUNDAN kırk beş, elli yıl önce; bizim li­sedeki tarih hocaları, o zamana dek yüzlerce öğrenci yetiştirmiş, sağlam donatımlı, üst düzey insanlar oldukları halde, kuru kuruya yazılmış okul kitaplarının pek dı­şına çıkmazlar; bizlerde daha derinliğine bir tarih zevkiyle, bir tarih merakı uyandırmaktan adeta kaçınırlardı.
Genellikle uyguladıkları yöntem, kitapta çalışacağımız bölümleri işaretleyip, sonra da o bölümlerden sıramız geldikçe hepimizi tek tek kara tahta önünde sözlüye kaldırmaktı.
Bazan da hiç beklemediğimiz bir gün, sı­nıfa girince:
Birer beyaz kâğıt çıkarın, der ve yazılı yaparlardı.
Çoğumuzda hoşafın yağı kesilirdi.
Kimimiz, dirsek dürtmeleriyle yanımızdakinden yardım ister; kimimiz hocaya sezdir­meden ileri doğru azıcık meğillenip önümüzdekinin yazdıklarından bir şeyler apartmıya çalışırdık.
Kopyecilikte şampiyonluğu tekellerinde tutanlar ise, ne olur ne olmaz diye daha önce­den yırtıp, rulo halinde, sıranın altındaki rapti­yelenmiş lastikler arasına sıkıştırdıkları kitap sayfalarında, soruların yanıtını bulmaya uğra­şırlardı.
BOMBA Halit, diye bir tarih hocamız vardı. Yazılılarda kürsünün tepesine çıkıp ayakta durur, tüm sınıfı gözleri­nin projektörleriyle sınav sonuna kadar tarar­dı.
Kendine özgü bir sınav türü icat etmişti,
Soruları toptan yazdırmazdı. Her sordu­ğunun yanıtı için iki dakikalık bir zaman süresi tanır ve iki dakika dolunca:
“Yazamadıysan çek X’i” diye bağırıp öteki soruya geçerdi.
Bomba Halit’in sınav kâğıtlarını okuma­dığını ve sadece X’leri sayarak, kaç soruya yanıt verilmemişse, notu ona göre attığını an­lamıştık.
Artık o kürsünün tepesine çıkıp, soruyu sordu mu, yanıtını bilmesek de X’i çekmiyor, aklımızdan bir şeyler uyduruyorduk. Daha doğrusu kuşku uyandırmamak için, iki yahut üç X’le yetiniyor ve beleşinden 8’leri, 7’leri topluyorduk.
Sonradan dostum olan Bomba Halife, okuldayken kendisine karşı yaptığımız bu madrabazlığı anlatmıştım.
“Sen öyle zannet” demişti. “Kıtırcıları saptayıp, önce onları sözlüye kaldırmak için yapardım o testleri… En hoşuma giden de hangi savaşı sorsam, genellikle Galatasaray-Fener maçından bölümler yazmalarıydı.”
BOMBA Halit’le de, daha başka tarihçi dostlarımla da, özellikle Osmanlı tari­hinin neden salt bir kahramanlar resmi geçidiymiş gibi sunulmak istendiğini çok konuştuk.
Değişik Osmanlı dönemlerinden hemen hepsi, üstünde inceden inceye durulması ge­reken garip bir anarşi tayfunuydu.
Bu, bitmez tükenmez anarşinin kökünde-ki zehirli kaynak, neden hiç kurutulamadı?
Nasıl oldu da otuz altı padişahtan on dör­dü, kendi iradelerinin dışında indirildi tahttan? öğrenci kuşaklarında bu merak uyandırılamadığı zaman, tarih sorularına Galatasaray-Fener maçı yazarak yanıt vermek de adeta doğallaşıyordu.
PATRONA Halil ayaklanması sonucu tahtından inen Lale Devri Padişahı III. Ahmet, hiç şehzade boğdurdu mu? Patrona’nın adamları, Sultan III, Ahmet’­in “küçük amcası H.Ahmet’in oğlu” yeğeni şehzade İbrahim’i boğdurduğu iddiasındaydılar?
Prof. Uzunçarşılı ise bu konuda şöyle ya­zıyor:
“…yirmi iki yaşında vefat eden ve veliaht olan bu şehzadenin cenazesi Darüssaade ka­pısı önünde teneşir tahtasına konulduğu zaman, halkın fikr-i fasidini izale için padişa­hın emriyle vezirler, ulema ve ocak ağaları, açıp baktıktan sonra gasl olunmuş ve bir su-i kasdi olmadığı görülmüştür.”
1754-1757 arasında üç yıl iktidarda kal­mış olan III. Osman da, o sırada kırk iki yaşında olan (küçük amcası III. Ah­met’in oğlu) yeğeni veliaht Şehzade Mehmet’i boğdurtmuştur. Tarih, Aralık 1756.
Tahta çıkmadan öldürülmüş son veliaht şehzade de Mehmet olmuştur.
Öldürülmüş şehzadelerle devrilmiş pa­dişahları, becerebildiğimiz kadarıyla anlat­maya çalışırken, nihayet sıra III. Selim’e geldi.
Kendisi devrilmiş padişahların dokuzun­cusu… Genel sıralamada ise yirmi sekizinci padişah..
1789’da, Fransız devriminin başladığı yıl, yirmi dokuz yaşındayken çıktı tahta…
Osmanlı devletinin çağdaş bir devlet ola­madığı, gün günden daha çok berraklaşıp aynalaşıyordu.
Daha 17. yüzyılın başında bunu sezenler olmuş ve Yeniçeri ocağını değiştirip yenile­mek dahi düşünülmüştü.
Sultan II. Osman’ın tahttan indirilip hus­yeleri sıkılarak öldürülmesinin de öz nedeni asıl buydu.
18. yüzyılın ortasına doğru III. Ah

Bu blogdaki popüler yayınlar

2. Gıyaseddin Keyhüsrev ertugrul gazi Sâdettin Köpek

EYT Emeklilikte Yaşa Takılanlar

Gülcemal vapuru (Trabzon)